Ertuğrul Fırkateyni 1854 yılında, Kırım Savaşı sırasında Taşkızak Tersanesi'ne sipariş edilmiş, 1855 yılında omurgası kızağa konmuş ve 1863'te seyir tecrübeleri yapılmıştır. 1864 yılında hizmete giren gemi, aynı yıl makine ve kazan montajıyla toplarının çeşitlendirilmesi ve modernizasyonu için İngiltere' ye gönderilmiştir.
18 Şubat 1865'te Portsmouth'tan İstanbul'a hareket etmiş, dönüş seyrinde de bazı Fransız ve İspanyol limanlarını ziyaret etmiştir. İstanbul'a gelişinden sonra da Girit harekâtına katılmış ancak Abdülhamid dönemiyle beraber onun da kaderi Haliç'e hapsedilmek olmuştur.
Sefere hazırlandığı sırada 25 yaşında bulunan Ertuğrul, Japonya gezisi için seçilmesinden takriben bir yıl evvel onarım ve havuz görmüştü. Özellikle ahşap kısımları yenilenmiş fakat makine ve kazanlarının altına isabet eden kısımlara dokunulmamıştı...
SEÇİMİ VE HAZIRLIKLAR
14 Şubat 1889 tarihinde Sadrazam Kıbrıslı Kâmil Paşa'nın, alışılagelmişin dışında bakanlığa büyük yetkiler veren bir tezkeresi Bahriye Bakanlığı'na ulaştırıldı. Tezkerede şöyle deniyordu: "Mektebi Fünunu Bahriye'den mezun olan öğrencilerin teorik bilgilerini uygulama alanına sokmaları ve geliştirmeleri maksadıyla, imparatorluk gemilerinden uygun bir savaş gemisinin okul gemisi olarak Hint, Çin ve Japonya sularına yapılacak bir geziye gönderilmesi Sultan-Halifenin sözlü emirleri gereği olduğundan, bu görev için seçilecek geminin isminin ve hangi tarihte yola çıkmasının uygun olacağının bildirilmesi...". Bu kadar geniş yetki verilmiş olan dönemin Bahriye Bakanı Bozcaadalı Hasan Hüsnü Paşa'nın yapacağı işin, karargâhında ilgili uzmanlardan oluşacak bir heyet kurarak, mevcut gemilerin harp kifayetlerini ve seyir kabiliyetlerini incelettirmek, aday olarak saptanan gemileri önceliklerine göre sıralatmak, bu incelemeye paralel olarak da Hint ve Çin denizlerindeki meteorolojik ve oşinografik durumu inceletmek olması lazım gelirdi. Ama durum böyle olmadı...
SEYİR
Ertuğrul İstanbul’dan hareketinden sonra önceleri Kınalıada’ya doğru bir rotada seyretti. Selimiye Kışlası’nın iki kulesiyle Çamlıca Tepesi transitte görüldüğü zaman, geminin rotası genel batı rotası veya aksi olurdu. Bu istikamet gemileri Yeşilköy açıklarındaki sığlıklardan uzak geçirdiği gibi, Çanakkale’ye ulaşan en kısa yol da olurdu. Padişah III. Selim yeni kurduğu Nizamı Cedid ordusu için Selimiye Kışlası’nı yaptırırken, kulelerinin Türk gemicilerine rehber olması da düşünülmüş, kışla planları bu maksadı temin edecek şekilde yapılmıştı. Gemi genel batı rotasına dönüp Yeşilköy açıklarından geçerken mürettebat seyir nöbet yerlerini tamamen almıştı. Gemi Süvarisi Yarbay Ali Bey ve muavini Yarbay Cemil Bey bütün seyir müddetince dönüşümlü olarak gemiyi sevk ve idare edeceklerdi. Komutan Albay Osman Bey, görevinin özelliği dolayısıyla nöbetten muaftı ve her an seyre müdahale hakkına sahipti.
Güverte ve makine geriye kalan bütün personel dört eşit vardiyaya ayrılmıştı. Bunlar birinci, ikinci, üçüncü ve dördüncü vardiyalar olarak isim almışlardı. Her vardiyadaki subayların, erlerin ve zanaatkârların isimlerini gösteren listeler, bugünün tabiriyle “role çizelgeleri” nöbet kamarasına ve seyir köprü üstüne asılmıştı. Birinci ve üçüncü vardiyalara “sancak vardiya” ikinci ve dördüncü vardiyalara da “iskele vardiya” deniliyordu. Sancak vardiyalarıyla Süvari Yarbay Ali Bey, iskele vardiyalarıyla da Süvari Muavini Yarbay Cemil Bey nöbet tutacaklardı. Her vardiya, nöbeti esnasındaki olaylardan sorumluydu. Fakat bu konu seyir subayı Sol Kolağası Tahsin Efendi Kaptan için geçerli değildi. Seyir subayı bir limandan hareketten diğer bir limana varıncaya kadar geminin emniyet ve selametle seyrinden sorumluydu. Bu yüzden istirahat zamanlarını kendi arzu ettiği şekilde tanzim ederdi. Yardımcılarına bıraktığı talimata göre; her deniz feneri görüldüğü zaman veya boğazlardan geçerken veya rota değişimlerinde veya siste, fırtınada, sabah ve akşam alacakaranlıklarında yani güneşin doğuş ve batış zamanlarında veya barometre basınçlarında önemli değişikliklerin olduğu hallerde kendisine haber verilirdi. Bu gibi hallerde seyir subayı görevi başında bulunur, yapılan seyir hesaplarını inceler, gereken düzeltmeleri yaptırırdı. Kendisine yardımcı olarak da beş teğmen seçmişti. Bunların dördü vardiyalara taksim olunmuş, biri de kronometre görevlisi olarak ayrılmıştı.
İmam, fotoğrafçı, doktor ve kâtipler vardiya nöbetine tabi değillerdi. Bunlar görevlerinin gerektirdiği zamanlarda çalışıyorlardı. Firkateyn bir limana vardığı zaman, vardiyalardan birisi gemide nöbetçi olarak kalır, diğeri şehri gezmeye çıkardı. Gemi herhangi bir limanda 24 saatten az kalacak olursa nöbetçi vardiya şehri görmekten mahrum kalırdı. Halbuki imam, doktor, kâtip vb... gibi mürettebat vardiya taksimatına dahil olmadıklarından her limanda dışarı çıkabilirlerdi. Mesleklerinin özelliği gereği bunlar nöbet de tutmuyorlardı. Bu yüzden onlara “Has Vardiya” ismi verilmişti. Ama haksızlık da yapılmamıştı. Zira Has Vardiya mensuplarının işleri hiç de diğerlerinden daha az değildi, hatta bazılarınınki daha da zor ve zahmetliydi. İmam Hafız Ali Efendi her gün sabah namazından bir saat evvel kalkar, abdest alır, imamet için hazırlıklarını yapardı. Personel arasından seçtiği güzel sesli bir eri, pruva çanaklığına çıkartarak günün ilk ışıklarıyla beraber hazin bir sesle sabah ezanı okuttururdu. Sabah namazına iştirak edenler hava müsait ise güvertede, değilse top ambarında toplanırlardı. Bundan sonra da Hafız Ali Efendi köprü üstüne çıkarak seyir subayından veya yardımcısından “Kıble” istikametini öğrenirdi. Yaklaşık yirmi dakika sürecek olan namaz süresince seyredilen rotanın aynı kalmasını da ayrıca rica ederdi. Kıble yönünün tayini gerçekten önemli bir konuydu. Zira Marmara ve Akdeniz’de Kıble takriben güneydoğu yönündeydi. Ama Cidde’ye varıldığında; tam doğu istikametinde, Aden’e varıldığında kuzey istikametinde, Çin Denizine varıldığında da batı istikametinde kalacaktı. İşte bu ince Kıble hesapları, seyir subayı tarafından küresel üçgenlerin çözümü yöntemiyle yardımcılarına yaptırılıyordu. Ertuğrul’un seyrettiği rotaya göre, Kıblenin yönü bazen geminin pruvası, bazen dümen suyu, bazen de sancak veya iskele taraflarından birisi olabiliyor, namaz kılanlar da bu yönlere dönüyorlardı. Sadece Kıble yönünün tayini açısından bile seyir halinde bulunan bir gemide namaz kılmak ayrı bir sorundu. Ve Müslüman gemilerinde diğer dinlere mensup ülkelerin savaş gemilerinde olduğu gibi, sabit mihraplar, dua ve münacaat hücreleri veya ibadethaneler yapmak mümkün değildi. Kaldı ki, geminin seyri esnasında coğrafî mevkii de devamlı olarak değiştiğinden namaz vakitlerinin de şer’i hükümlere uygun olarak her mevki ve her tarih için ayrı ayrı hesaplanması gerekiyordu.
Gerek kıble yönünün gerek geminin bulunduğu yerler ve bu yerlerde bulunma tarihlerine göre namaz vakitlerinin hesabının çok dikkatle yapılması, Bahriye Bakanlığı’nın seyir talimatının altıncı maddesiyle açık olarak emredilmişti: “Her hal ve mahalde faraizi diniyenin hüsnü ifasına dikkat ve riayet etmek lazı mei İslamiye ve insaniye olduğundan umum mürettebat sefinenin evkatı hamsede selatı mefruzeyi cemaatle eda eylemelerine dikkat olunacaktır.” Özetle; “her yerde ve her halde firkateyn mürettebatı İslam dininin gereğini yerine getirecektir, denilmekteydi.
Fotoğrafçı Haydar Efendi’nin görevi güneşin doğuşundan başlayarak, batışına kadar sürüyordu. Seyir esnasında yapılan meteorolojik ve oşinografik incelemelerin Bahriye Bakanlığı tarafından yayımlanmasına karar verilmiş olduğundan, Haydar Efendi her sabah fotoğraf makinesini köprüüstünün münasip bir yerine kurarak Nimbus, Kümülüs ve Sirrus gibi bulutların karakteristik resimlerini almaya çalışırdı. Açık denizlerde rastlanabilinecek serap ve yansıma olaylarının, uçan balıklar vs... değişik deniz canlılarının resimlerini çekmek, limanlara giriş-çıkışları, ziyaret edilen yerleri, yapılan törenleri ve limanların özellik arzeden yerlerini görüntülemek de Haydar Efendi’nin görevleri arasındaydı. Ve de Haydar Efendi’den bu görevleri, o yıllarda fotoğrafçılık henüz emekleme devresinde olduğundan ve de bir İngiliz papazının pamuk barutundan fotoğraf filmi yapan keşfi de henüz yaygınlaşmadığından, fotoğraflarını cam kullanarak, kara bir bezle kaplanmış kocaman bir kutu olan makinesiyle yapmaya çalışıyordu. Onun görevi de en az imamın görevi kadar zordu.
Gemi doktoru ve eczacısının görevleri ise, daha değişik boyutlu ve hiç de öyle imrenilecek görevler değildi. Ertuğrul Okul Gemisi, hem buhar makineli hem de yelkenli bir gemiydi. Yelken donatımı da bir nevi kabasorta donanımıydı. Yelkenli gemi olmasının gerektirdiği ipa ve tıbbi hizmetler vardı. Yelkenleri geren ipler anlamına gelen kontra iskota palangalarına ellerini kaptıranlar, halatların bağlandığı koçboynuzlarına halat volta ederken avuçlarındaki derileri soyulanlar, gemide görev yerlerine koşarken, direklere tırmanırken dizlerini sağa sola çarparak sakatlayanlar hiç de az değildi. Bütün bunlara ilaveten de geminin İstanbul’dan hareketi yazın en sıcak günlerine rastlamasının personelin sağlığı üzerinde olumsuz etkileri de vardı. İşte geminin ve personelinin içinde yaşadığı bu durumda, gemideki doktor vizitesi sabahın saat sekizinde çalınan “Doktor Borusu” ile başlar, hasta ve yaralı erler çavuşlarının nezaretinde gemi revirinin önünde toplanırlardı. Herkes şikâyetini gemi doktoru Albay Hüsnü Bey’e anlatır ve onun tarafından da bizzat muayene edilirdi.
Revire bitişik olan gemi eczanesinde de eczacı Sol Kolağası Yasef Efendi yanık ve sıyrıklar için beyazlı, sarılı merhemler, diğer hastalara da sinameki, zencefil, tarçın, kakule, penciçini gibi doğal maddelerden, o döneme has ilaçlar yapardı. Hastaların kullandığı ilaçların, büyük kısmı işte bu yapma ilaçlardı. Geminin alışılagelmiş sükûnetini bozan da Yasef Efendi’nin bu ilaçları yaparken, takırdattığı havanın sesiydi. Bazen de çalıştırıldığı zamanlarda geminin ana makinesinin sesi...
Unutulmasın ki, o tarihlerden yaklaşık 300 yıl evvel Galile mikroskobu icat etmişti ama, bu alet o günlerde hala pirenin yumurtadan çıktığını kanıtlamaktan başka bir işe yaramamıştı. Keza Fransız Pastör de aşı ve mikrop teorilerini ortaya atalı ve bunlar üzerinde deneyimlere başlayalı henüz yedi yıl kadar olmuştu. Bu nedenle hastaların tedavilerinde kullanılan usuller, hala Yavuz Sultan Selim ve Kanunî Sultan Süleyman dönemlerinden kalma 400 yıllık usullerdi. Bu usullere uygun olarak kullanılan ilaçlar da bazı bitkilerden, baharatlardan ve tozlardan yararlanılarak yapılan ilaçlardı. Ruhsal hastalıkların tedavisinde ise, İmam Hafız Efendi’nin duaları, muskaları ve nefesleri gibi metafizik usulleri kullanılıyordu.
Ertuğrul’un seyri, uygun rüzgâr varsa yelkenle, hafif ise hem makine hem de yelkenle, karşı rüzgârlarda ve sakin havalarda ise makineyle yapılıyordu. Makineyle seyirler çok az personel gerektirmesine rağmen, yelkenle seyirlerde üç direkten her direkteki yelkenler için 60 kişi hesabıyla, flok yelkenlerle beraber toplam bir vardiyada 200’e yakın personel nöbet tutuyordu. Ertuğrul’un yelkenleri Türk mühendisleri tarafından dikkatle hesaplanmış ve çok iyi biçilmişti. Rüzgâr ne kadar hafif olursa olsun bir tarafı pot yaparak yapraklanmıyordu. 24 dereceye kadar rüzgâr üstüne doğru seyretmek bile mümkündü. Eğer rüzgâr tam pruvadan esiyorsa, ana rotaya 24 derece meyille zikzaklarla yola devam etmek lazım geliyordu. Böyle hallerde de ana rota üzerinde 10 mil ilerleyebilmek için 30 mil yol kat etmek gerekiyordu.
Ertuğrul rüzgarını bulursa yelkenle sekiz mil sürat yapabilmekteydi. Fakat zikzak seyir dolayısıyla ana rota üzerinde ortalama ilerleme sürati iki buçuk mil kadar oluyordu. Bu yüzden tam pruvadan esen ters rüzgârlarda makine çalıştırmak zorunluluk oluyordu. Ama bütün zorluklarına ve zahmetlerine rağmen yelkenle seyirler personelin neşesini arttırmaktaydı.
Rüzgâr azaldığı zamanlarda borda kaptanları, başlarını havaya kaldırarak bulutlardan, gökyüzünün manzarasından, güneşin doğuşu ve batışındaki alacakaranlıklarda ufkun aldığı renklerden, ayın çevresindeki halelerden ve de martıların seslerinden hava tahminleri yapmaya çalışırlardı. Rüzgâr pek azalmış ise, yelkenlere doğru bir istikamet verebilmek için işaret parmağı ağza sokularak ıslatılır, bu parmak havaya kaldırılarak soğukluk hissedilen taraftan rüzgârın estiğine karar verilerek yelkenler ayarlanırdı.
Türk denizcilerinin bir inanışına göre, rüzgârın şiddetlenmesi için yedi tane köse ismi saymak gerekirmiş. Fakat köse ismi bulma işi de o kadar kolay değildi ve çok ender hallerde beşten yukarı çıkıldığı olurdu. İkinci bir inançları da direk dibinin kaşınmasıydı. Tesadüfen tutarsa bu zahmetsiz inanç da, bundan umut besleyenlere mutluluk verirdi.
MÜRETTEBAT
Ertuğrul'un mürettebatı 26 güverte, 21 makine subayı, 1 sıhhiye, 1 silahendaz, 1 bando şefi, 5 askerî usta olmak üzere toplam 55 subay, 12 yeni mezun mühendis teğmen, 1 başçavuş, 2 serdümen çavuşu, 15 bölük çavuşu, 9 bölük emini, 57 onbaşı, 352 güverte eri, 37 makine eri, zanaatkâr ve hizmetli toplamı 70 kişi ve 1 de imam ile toplam 610 kişidir
ERTUGRULUN ARDINDAN
Ertuğrul Firkateyni'nin Japonya gezisi iki ülke insanlarının birbirlerine yakınlaşmasına vesile olması açısından olumlu katkılarda bulunmuş ve kültürel ilişkilerin gelişmesinde de bir dereceye kadar aşama yapılmasını sağlayabilmiştir. Ancak politik alanda tarafların beklentilerine cevap verebilecek bir neticesi olduğunu söylemek pek mümkün değildir. Bunda iki ülkenin coğrafî konumlarının, Uzakdoğu ve Yakındoğu gibi, o yıllarda politik ve ekonomik olarak büyük çıkar çatışmalarının sürdüğü bölgelerde olmasının da etkisi olmuştur. Nitekim Ertuğrul'un ziyaretinden kısa süre sonra, her iki ülke de, kendilerini isteseler de istemeseler de sıcak savaşın içinde bulacaklar, yine her iki ülke de, bu savaşlarda kan ve ter dökerek kazandıklarını, etken güçlerin araya girmesiyle sulh masasında geri vermek zorunda kalacaklardır. Bu netice de; bölgelerindeki çıkar çatışmalarının her iki ülkeye de birer fatura ödetmesinden başka bir şey değildir.
MEVZUBAHİS VATASA GERİSİ TEFERRUATTIR
FİGEN FIRTINA
5 Ekim 2008 Pazar
29 Eylül 2008 Pazartesi
TÜM YÖNLERİYLE ANITKABİR
İSTİKLAL KULESİ
Aslanlı Yolun başlangıcında girişte sağda bulunan kulenin içinde Anıtkabir'in maketi ve Anıtkabir'i tanıtıcı ışıklı panolar bulunmaktadır.
HÜRRİYET KULESİ
Aslanlı Yolun başlangıcında girişte solda bulunan kulenin içinde anıtkabir inşaatında kullanılan taş örnekleri sergilenmektedir. Ayrıcı bu kulede, Atatürk'ün ebediyete intikalinden sonra ortaya çıkan ona yaraşır bir anıt mezar yapılması düşüncesinden başlayarak Anıtkabire nakledilmesine kadar geçen süreyi kronolojik olarak anlatan, fotoğraf ve belgelerden oluşan bir sergi bulunmaktadır.
MÜDAFAA-İ HUKUK KULESİ
Bu kule 3 ağustos 1982 yılından itibaren sergi salonu olarak tanzim edilmiştir. Yıl içinde Atatürk ve Milli Mücadele konulu peryodik sergiler düzenlenmektedir.
CUMHURİYET KULESİ
Sanat Galerisinin girişi olan bu kulenin ortasında Atatürk'ün ilkeleri ve bu konudaki özlü sözlerini ihtiva eden ışıklı pano bulunmaktadır. Ayrıca, Anıtkabir'deki kabartmaların bir bölümünün tanıtıldığı ışıklı tanıtım panosu da bu bölümle yer almaktadır.
İNKILAP KULESİ
Bu kule, başlangıç da Atatürk'ün özel kitaplığının sergilendiği bölüm olarak düzenlenmişti 1983 yılında Kitaplık sanat galerisine taşınmış olup, Bu kule Atatürk'ün giysilerinin sergilendiği bölüm haline getirilmiştir. Bu kulede aynı zamanda Prof. Dr. YILMAZ BÜYÜKERŞEN tarafından yapılarak29 Ekim 1993'te Anıtkabire hediye edilen Atatürk'ün gerçek boyutlarındaki bal mumundan heykeli de bulunmaktadır.
MİSAK-I MİLLİ KULESİ
Kulenin ortasında Anıtkabir'de icra edilen törenlere katılan heyetlerin özel defteri imzalamaları için imza kürsüsü yer almaktadır. Ayrıca, Müzenin girişi olan bu kuledeki aktüalite panoları da, Anıtkabir'de yapılan törenlere ait fotoğraflar sergilenmektedir.
23 NİSAN KULESİ
Kulede, Türkiye İş Bankası'nın Atatürk'e armağan edilen"Cadillac" marka özel otomobil sergilenmektedir. Atatürk bu otomobili 1936-1938 yılları arasında kullanmıştır.
BARIŞ KULESİ
Kulede, Atatürk'ün "Lincoln" marka makam ve tören otomobilleri sergilenmektedir. Atatürk bu otomobilleri 1935-1938 yılları arasında kullanmıştır.
ZAFER KULESİ
Kulede, Atatürk'ün naaşını 19 Kasım 1938 de Dolmabahçe Sarayı'ndan Sarayburnu'na taşıyan, üzerinde bayrağa sarılı orijinal tabutun bulunduğu top arabası sergilenmektedir.
MEHMETÇİK KULESİ
Kulede, yerli ve yabancı ziyaretçilere danışma hizmeti verilmekte olup, ayrıca Anıtkabir ve milli Mücadele konulu kitaplar ile hatıra eşyalar satılmaktadır.
ASLANLI YOL
Anıtkabir'e giriş yerinden başlayarak, ortadaki Tören Meydanı'na kadar uzanan yol "Aslanlı yol" olarak adlandırılır. Bu yol, ziyaretçileri Atatürk'ün yüce huzuruna hazırlamak için yapılmıştır.
Yola 26 basamaklı merdiven ile çıkılır. Yolun uzunluğu 262.20 m., genişliği 12.80 metredir. Yolun iki yanı güller ve ardıçlarla süslüdür. Yol, traverten ile döşelidir. Yolun iki yanında ikişerli gruplar halinde 12'si sağ yandan 12'si sol yandan olmak üzere 24 Aslan heykeli vardır. Bu heykeller, Anadolu'da büyük devlet kurmuş olan Hititlerin sanat tarzında yapılmıştır.
TÖREN MEYDANI
Aslanlı Yol'un sonunda, Anıtkabir yan binalarının ve kolonların çevrelediği bir alana çıkılır. 129X84.25 m. boyutlarında olan, dört tarafından üçer basamak merdivenle inilen 15.000 kişi kapasiteli bu alan " Tören meydanı" olarak adlandırılır. Bu alanın zemini küp şekilde siyah,kırmızı, sarı ve beyaz renkte traverten taşlarla döşenerek 373 adet halı kompozisyonu oluşturulmuştur. Tören Meydanına, bayrak direği bulunduğu kısımdan da merdivenle çıkılabilir.
BAYRAK DİREĞİ
Anıtkabir'in Çankaya yönündeki merdivenlerinin ortasında, tek parçala yüksek bir direk üzerinde Türk Bayrağı dalgalanır. Bu bayrak direğini, Amerika'da yerleşmiş iolan Nazmi Cemal adında bir Türk vatandaşı göndermiştir. Bayrak Direği çelikten tek parça olarak imal edilmiştir. 4938 kilogram ağırlığında ve 33.528metredir. 4 metresi kaidenin altında olup, görünen kısmı 29.528 metredir.
MOZOLE
Anıtkabir'in en önemli bölümü Mozale'dir Tören Meydanı'ndan 42 basamaklı merdivenle çıkılan Mozole, iki katlı ve döktörtgen planı bir yapıdır. Bu bölüm anıtın yapılışında ağırlık merkezi olmuştur. Çünkü Atatürk'ün kabri ve sembolik lahit bu bölümde bulunmaktadır. Bu nedenle, Anıtkabir'i meydana getiren mimarlar, yardımcı binalar dizisi içinde Mozole'nin diğer kısımlardan çok daha görkemli olmasına büyük önem vermişlerdir.
Zemin katın dış duvarları kesik piramit biçiminde, masif bir kitle halindedir. Bundan ötürü yapının alt kesiminin genel görünüşü bir kale bedeni gibidir. üzerinde de küçük pencereler bulunan dış duvarlar betondur. Duvarların dış yüzleri travertten ile kaplanmıştır. Atatürk'ün aziz naaşı, bu katta doğrudan doğruya toprağa kazılmış bir mezarda bulunmaktadır. Mozole'nin birinci katı olan Şeref ve Holü'ndeki sembolik lahit taşının tam altında bulunan mezar odası; Selçuklu ve Osmanlı motifli mozaiklerle süslenmiştir. Zemin ve duvarlar, siyah, beyaz, kırmızı mermerlerle kaplanmıştır. Mezar odasının da kıble yönünde kırmızı mermer sanduka yer almaktadır. Mermer sandukanın çevresine, bütün illerden ve Kıbrıs'tan gönderilen toprakların konulduğu pirinç vazolar bulunmaktadır.
MEZAR ODASI
Atatürk'ün naaşının toprağa verildiği mezar odası.
ANITKABİR ATATÜRK MÜZESİ
Anıtkabir proje yarışması şartlarından birisi de, projelerde uygun bir yerin "Atatürk Müzesi" olarak belirtilmiş olması idi. Halen müze olarak kullanılan yer, bu şarta uygun olarak proje mimarları tarafından belirlenmiştir.
Anıtkabir'in yapımının tamamlanmasını takiben Atatürk Müzesi'nin doluşturulması çalışmalarına başlanmıştır. Atatürk'e ait eşyalarla, kendisine hediye edilmiş eşyalar, müzenin açılış tarihine kadar bunları muhafaza eden; Cumhurbaşkanlığı Köşkü, Ziraat Bankası Merkez Müdürlüğü; Ankara Milli Emlak Müdürlüğü ile Atatürk'ün manevi kızları Profesör A.Afetinan, Sabiha Gökçen ve Rukiye Erkin'den devralınmıştır. Anıtkabir Atatürk Müzesi 21 Haziran 1960 tarihinde de ziyarete açılmıştır.
Anıtkabir'in Misak-ı Milli ve İnkılap Kuleleri arasında kalan, dikdörtgen plana sahip Müze 3 ana bölümden oluşmaktadır.
Giriş bölümü olan Misak-ı milli Kuleleri arasında kalen, dikdörtgen plana sahip Müze 3 ana bölümden oluşmaktadır.
Misak-ı Milli kulesinin iç kapısından girilen Müze bölümünde, Atatürk'ün bizzat kullandığı eşyalar ile kendisine armağan edilen eşyalar teşhir edilmektedir. Müzeden girilen İnkılap kulesindeki giysi bölümünde Atatürk'ün kullandığı giysiler teşhir edilmektedir. Bu bölümde ayrıca, Anadolu Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. YILMAZ BÜYÜKERŞEN'in yaptığı Atatürk'ün gerçek boyutlarında balmumundan heykeli bulunmaktadır.
SANAT GALERİSİ
Müdafaa-i Hukuk ve Cumhuriyet Kuleleri arasında yer alan bu bölüm, başlangıçta Anıtkabir'i ziyarete gelen yerli ve yabancı devlet büyüklerinin dinlenmesi amacı ile "Kabul Salonu" olarak düşünülmüş ve kullanılmıştır. 1977 yılında, çeşitli dallardaki sanatçıların Atatürk ve Milli Mücadele konusundaki eserlerini sergilemelerine imkan sağlamak maksadı ile bu bölüm Sanat Galerisi olarak yeniden düzenlenmiştir. Sanat Galerisi duvarlarında, Ressam Rahmi Rehlivanlı tarafından yapılan Atatürk ve O'nu ziyaret etmiş olan yabancı devlet adamlarını birlikte gösteren bağlı boya tablolar bulunmaktadır.
Müze bölümünde sergilenen Atatürk'ün Özel Kitaplığı 1983 yılında Sanat Galerisine nakledilmiştir. Atatürk'ün özel Kitaplığında;Türk ve İslam tarihi dil, edebiyat,sosyal bilinler, bilim ve teknik konularında, Türkçe, Osmanlıca, Fransızca, İngilizce, Almanca, Rusça, Arapça, Farsça, Slavca dillerinden toplan 3144 adet eser bulunmaktadır. Atatürk kitaplarda önemli gördüğü kısımları kendine özgü işaretler kullanarak, renkli kalemlerle çizilmiş ve sayfa kenarlarına notlar almıştır. Sanat Galerisi'nde Atatürk ve Milli Mücadele konulu belgesel filmler Sinevizyon vasıtası ile gün boyunca ziyaretçilere gösterilmektedir.
ANITKABİR KOMUTANLIK KARARGAHI
23 Nisan ve Barış kuleleri arasında kalan bölüm anıtkabir Komutanlığı Karargahına tahsis edilmiştir. Anıtkabir hizmetleri , 15 Eylül 1981 tarihli 2524 Sayılı Kanuna göre Genelkurmay Başkanlığı tarafından yürütülmektedir. ; Anıtkabir Komutanlığı 750.000 m2 lik arazisi ile birlikte Anıt blokunun bakımı, korunması, emniyeti, törenlerin icrası ve idari işlerin yürütülmesi ile görevlidir. Anıtkabir Komutanlığına bağlı olarak; Hizmet Kıta Komutanlığı ve Muhafız Bölük Komutanlığı ile Müze, Kitaplık ve Kültürel Faaliyetler müdürlüğü bulunmaktadır.
MÜZE KİTAPLIK VE KÜLTÜREL FALİYETLER MÜDÜRLÜĞÜ
Mehmetçik ve Zafer Kuleleri arasında yer alan bölüm önceleri Muhafız Bölüğü binası olarak kullanılmıştır. Anıtkabir Komutanlığının teşkilinden sonra inşa edilen yeni bölük binasının 13 Eylül 1984'te tamamlanmasından sonra boşaltılmış ve 25 Nisan 1985'te Müze, Kitaplık ve Kültürel Faaliyetler, Müdürlüğü idari kısmı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Atatürk ve Türk Devrimi kütüphanesi de bu bölümde bulunmaktadır. Kütüphanede, Atatürk ve milli Mücadele, konusunda çalışma yapacak araştırmacılara hizmet verilmektedir. Ayrıca kütüphanede fotokopi cihazı ile araştırmacılara yardımcı olunmaktadır. Kütüphane bilgileri bütünüyle bilgisayara kayıtlıdır.
BARIŞ PARKI
Anıtkabir inşaatı devam ederken, toprak kaymasına önlemek ve çevresinde yeşil bir kuşak oluşturmak amacıyla ağaçlandırma çalışmaları yapılmıştır. Bu çalışmalar sırasında Anıtkabir'i çevreleyen alanda, Atatürk'ün Yurtta Sulh, Cihanda Sulh" özdeyişinden ilham alınarak, çeşitli yabancı ülkelerden ve Türkiye'nin bazı bölgelerinden getirilen fidanlarla "Uluslararası Barış Parkı" oluşturulması düşünülmüştür. Böylece Ulu önder Atatürk'ün ebedi istirahatgahı yaşamı boyunca dünyada ve yurtta sağlamak için büyük mücadeleler verdiği barışı temsil eden bir park ile çevrelenmiş olacaktı.
Yaklaşık 750.000 m2 lik bir yerleşme alanına sahip Anıtkabir'in çevresine ilişkin peyzaj planlamasına 1946 yılında başlanmıştır. Prof. Paul Bonatz'ın önderliğinde Prof. Emin onat ve Prof Sadri Aran'ın görüşleri ve fikir alışverisi sonunda sanat ve bilim açısından etüd ve analizlere dayalı olarak çevre düzenlemesine ilişkin uygulama projeleri Prof. Sadri Aran tarafından hazırlanmıştır.
İSMET İNÖNÜ'NÜN KABRİ
Kurtuluş Savaşı'nın Batı cephesi komutanı, Atatürk'ün en yakın silah arkadaşı İkinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü 25 Aralık 1973 günü vefat etmiştir.
Hükümet 26 Aralık 1973'de Anıtkabir'de yaptığı inceleme sonucunda İsmet İnönü'nün burada defnedilmesini kararlaştırmıştır. Bu konuda, Bakanlar Kurulu 27 Aralık 1973 gün ve 7/7669 sayılı bir kararname çıkarmıştır. (Belge:69) Kararname ile, zafer ve Barış Kuleleri arasında 25 açıklıklı kolanatın orta boşluğu 13 ve 14 üncü kolonlar arası defnedilecek yer olarak belirlenmiştir.
İsmet İnönü'nün naaşı, 28 Aralık 1973'te Anıtkabir'e devlet töreni ile defnedilmiştir. Anıtkabir batı revakının 13 ve 14 üncü kolonlar arasında bulunan sembolik lahitin altındaki bölümde bir mezar odası hazırlanarak naaş burada toprağa verilmiştir.
Tören Meydanı katında batı revakında bulunan sembolik lahit, demir komiyer, çerçeve üzerine mermer plakalar vidalanmak suretiyle çok kısa sürede imal edilmiştir. Ekim 1981 de Bayındırlık Bakanlığınca lahidin mermer kaplaması yeşil Bilecik mermeri ile değiştirilerek yenilenmiştir.
6 Kasım 1981 gün ve 2549 sayılı Devlet Mezarlığı hakkındaki kanunda Türk Milletinin bir armağanı olarak yalnız büyük kurtarıcısı için tesis edilen Anıtkabir'de Atatürk'ün en yakın silah ve çalışma arkadaşı İsmet İnönü'nün kabrinin muhafaza edileceği, Anıtkabir alanı içine başka hiçbir kimsenin defnedilemeyeceği belirtilmiştir. ( Belge: 70)
ATATÜRK VE TÜRK DEVRİMİ KÜTÜPHANESİ
Anıtkabir'de Atatürk ve milli Mücadele konusunda araştırma yapacak olanlara yardımcı olmak amacı ile 22 Ocak 1991 tarihinde Atatürk ve Türk Devrim Kütüphanesi adı altında ihtisas kütüphanesi hizmete açılmıştır. Kütüphanede Atatürk ve milli Mücadele konusunda Türkçe yabancı dilde yazılmış çeşitli eserler bulunmaktadır. Kütüphaneden, yukarıda belirtilen konularda araştırma yapmak isteyen herkes istifade edebilmektedir. Araştırmacıların, daha bilinçli araştırma yapabilmelerine imkan sağlamak için " Kütüphane Kataloğu" hazırlanarak 1993 yılı içinde ilgili kurum ve kuruluşlara dağıtımı yapılmıştır.
1993 yılı sonu itibariyle kütüphanede 4875 Adet Türkçe, 475 Adet yabancı dilde olmak üzere toplam 5350 adet kitap bulunmaktadır. Atatürk ve milli Mücadele konularında yayınlanan eserler sürekli takip edilerek kütüphaneye kazandırılmaktadır.
ATATÜRK BELGELİĞİ
Atatürk'ün yaşamını hatırasını ve dünya görüşünü canlı tutmak, Atatürk ve Milli Mücadele konusunda araştırma yapanlara yardımcı olmak maksadı ile Atatürk ve Türk Devrimi Kütüphanesi'ne bağlı bir ünite olarak Atatürk Belgeliği oluşturmuş ve araştırmacıların hizmetine açılmıştır. Belgelik; Fotoğraflar, gazete kupürleri ve belgeler olmak üzere üç ana bölümden oluşmuştur.
KONFERANS SALONU
Atatürk'ün yaşamını ve dünya görüşünü anlatmak, tanıtmak, sevdirmek ve benimsetmek amacı ile planlanmış seminer ve konferanslar düzenlenmektedir. Seminer ve konferansın tarihi, konu ve konuşmacıları ilgili kuruluşlarca kamuoyuna duyurmaktadır.
Konferans Salonu, 19 Mayıs 1993'de Emekli Tümgeneral Turhan Olcaytu'nun "Atatürkçülük" konulu konferansı ile açılarak hizmete girmiştir.
ŞEREF HOLÜ
Mozele'nin birinci katı olan Şeref Holü'nün dört yanı köşeli sütunlarla çevrelenmiştir. Yapının önünde ve arkasında 14.40 m yüksekliğinde, köşe sütunları hariç 8'er sütun vardır. Yanlarda ise14'er sütun yer almaktadır. Kare biçimindeki sütunların gövdeleri beton olup, yüzeyleri traverten kaplıdır. Şeref Holü'ne bronz kapılardan girilir. Girişin tam karşısında büyük pencerenin yer aldığı nişin içinde lahit taşının yer aldığı bölüm ise beyaz Afyon mermeri ile kaplıdır. Şeref Holü'nün zemini Adana ve Hatay'dan duvarları ise Afyon ve Bilecik'ten getirilen kırmızı, siyah, yeşil ve kaplan postu mermerlerle kaplanmıştır.
Şeref Holü'nün iki yan bölümünde dikdörtgen planı galeriler yer almaktadır. Bunların çatıları içten 9'ar adet çapraz tonozla örtülüdür. Şeref Holü'nün 27 kirişten oluşan tavanı ile galeri tavanları mozaik ile süslenmiştir. Şeref Holu'ün yüksekliği 17 Metre olup, yan duvarlarında altışardan 12 Adet bronz meşale bulunmaktadır. Mozele yapısının üstü düz kurşun çatı ile örtülüdür.
BAŞKOMUTANLIK MEYDAN SAVAŞI KONULU KABARTMA
Kabartma kompozisyonunun başlangıcında en solda bir köylü kadın, bir erkek çocuk ve bir attan oluşan grup vardır. Kabartmanın bu ilk grubu milletçe savaşa hazırlık dönemini temsil etmektedir. Bu üçlü gruptan sonraki bölümde Atatürk bir elini uzatmış "Ordular ilk hedefiniz Akdeniz'dir, ileri"diyerek ordularımıza hedefi göstermektedir. Öndeki melek Atanın emrini borusu ile uzak ufuklara iletmektedir. Kabartmanın bundan sonraki bölümünde, Atatürk'ün emrini yerine getiren Türk ordusunun fedakarlıklarını ve kahramanlıklarını temsil eden kişiler yer almaktadır. Kabartmada, vurulup düşen bir erin elindeki bayrağı kavrayan bir yiğit ile siperde birde kalkan diğer elinde yalın kılıç tutun bir asker Türk Ordusunun taarruzunu sembolize etmektedir. Daha önde ise elinde Türk Bayrağı ile Türk Ordusunu çağıran Zafer meleği bulunmaktadır.
SAKARYA MEYDAN SAVAŞI KONULU KABARTMA
Kabartma kompozisyonunun sağında bir genç, iki at, bir kadın ve bir erkek görülmektedir. Bunlar, Sakarya Savaşının ilk dönemini ifade etmektedir. Düşman saldırıları karşısında evlerini, yurtlarını bırakan bu insanlar yurt savunması için yollara düşmüştür. Sağdaki delikanlı arkaya geldiği yöne dönmüş, sol elini yukarıya kaldırmış ve yumruğunu sıkarak, düşmanlara; "Bir gün döneceğiz ve sizden öcümüzü alacağız" demektedir.
Bu üçlü grubun önünde çamura batmış bir araba, çabalayan atlar, tekerleği döndürmeye çalışan bir erkek ve iki kadın görülür. Bunların yanında ortada ayakta duran bir yiğit ve bu yiğide kınından sıyrılmış bir kılıç sunan diz çökmüş bir kadın vardır. Bu grup figürler, Sakarya Savaşı'na başlamadan önceki dönemi temsil etmektedir. Hemen bu grubun solunda, yere oturmuş iki kadın ve bir çocuk görülmektedir. Bunlar, düşman istilası altında kalmış olan Türk Ordusunu bekleyen yaşlı halkımızı temsil etmektedir. Üst tarafta, bu halkın üzerinden uçarak geçen ve Başkomutan Mustafa Kemal'e çelenk sunan bir zafer meleği vardır.
Kabartma kompozisyonun sonunda yere oturmuş bir kadın, onun önünde diz çökmüş bir genç ve solda bir meşe ağacı görülmektedir. Oturan kadın vatan anayı, diz çöken Sakarya Savaşı'nı kazanan Türk Ordusunu, meşe ağacı ise zaferi simgelemektedir. Vatan ana, Türk Ordusuna Zaferin sembolü olan meşe ağacını göstermektedir.
ERKEK HEYKEL GRUBU
Aslanlı yol girişinde solda, iç erkekten meydana gelen heykel grubu vardır. Yüksekçe bir kaide üzerinde ayakta duran heykeller den sağdaki rütbesiz asker, başında miğferi, sırtında kalın kaputu ile dimdik durmaktadır. Askerin sağında, ortada biraz geride Türk köylüsünü temsil eden bir erkek heykeli vardır. Köylünün başında çok eskiden atalarımızın giydikleri bir yün başlık, omzunda bir keçe yamçı, sol elinde uzun bir sopa görülmektedir. Köylünün sağındaki heykel Türk aydınlarını temsil etmektedir. Genç, sol elinde bir kitap tutarak sağ ayağını biraz ileriye atmıştır. Her üç heykelin yüzlerinde derin acı ile birlikte, Türk Milletinin kendisine özgü ağır başlılığı ve yüksek irade gücü çok etkili olarak, dile getirilmiştir.
KADIN GRUPLARI
Aslanlı Yolun girişinde sağda, üç kadından meydana gelen heykel grubu vardır. Heykeller, yüksekçe bir kaide üzerinde ayakta durmaktadırlar. Ulusal giysiler içindeki Türk kadınlarından ikisi yere kadar uzanan kalın bir çelenk tutmaktadır. Başak demetlerinden oluşan çelenk Atatürk'ün kurtardığı bereketli yurdumuzu temsil etmektedir. Ortadaki kadın ağlamakta ve yüzünü eli ile kapamaktadır. Sağdaki kadının elinde Tanrının rahmetinin toplandığı bir kap vardır. Türk Kadınının derin acısı içinde bile gururlu, ağır başlı ve azimli oluşu dile getirilmiştir.
ASLAN HEYKEL GRUPLARI
Aslanlı yolun başlangıcından, ortadaki Tören meydanına kadar uzanan yolun her iki tarafına ikişerli gruplar halinde 24 adet aslan heykeli konulmuştur. Bu heykeller Anadolu'da büyük bir devlet kurmuş Hititlerin üslubunda yapılmıştır. Atatürk'ün Türk ve Anadolu tarihinin araştırılmasına verdiği önemden dolayı Hititlerin üslubu tercih edilmiştir. 40 cm. yükseklikteki kaide üzerinde oturmuş durumda olan aslanlar, Kuvveti ve sükuneti simgelemektedir.
Aslanlı Yolun başlangıcında girişte sağda bulunan kulenin içinde Anıtkabir'in maketi ve Anıtkabir'i tanıtıcı ışıklı panolar bulunmaktadır.
HÜRRİYET KULESİ
Aslanlı Yolun başlangıcında girişte solda bulunan kulenin içinde anıtkabir inşaatında kullanılan taş örnekleri sergilenmektedir. Ayrıcı bu kulede, Atatürk'ün ebediyete intikalinden sonra ortaya çıkan ona yaraşır bir anıt mezar yapılması düşüncesinden başlayarak Anıtkabire nakledilmesine kadar geçen süreyi kronolojik olarak anlatan, fotoğraf ve belgelerden oluşan bir sergi bulunmaktadır.
MÜDAFAA-İ HUKUK KULESİ
Bu kule 3 ağustos 1982 yılından itibaren sergi salonu olarak tanzim edilmiştir. Yıl içinde Atatürk ve Milli Mücadele konulu peryodik sergiler düzenlenmektedir.
CUMHURİYET KULESİ
Sanat Galerisinin girişi olan bu kulenin ortasında Atatürk'ün ilkeleri ve bu konudaki özlü sözlerini ihtiva eden ışıklı pano bulunmaktadır. Ayrıca, Anıtkabir'deki kabartmaların bir bölümünün tanıtıldığı ışıklı tanıtım panosu da bu bölümle yer almaktadır.
İNKILAP KULESİ
Bu kule, başlangıç da Atatürk'ün özel kitaplığının sergilendiği bölüm olarak düzenlenmişti 1983 yılında Kitaplık sanat galerisine taşınmış olup, Bu kule Atatürk'ün giysilerinin sergilendiği bölüm haline getirilmiştir. Bu kulede aynı zamanda Prof. Dr. YILMAZ BÜYÜKERŞEN tarafından yapılarak29 Ekim 1993'te Anıtkabire hediye edilen Atatürk'ün gerçek boyutlarındaki bal mumundan heykeli de bulunmaktadır.
MİSAK-I MİLLİ KULESİ
Kulenin ortasında Anıtkabir'de icra edilen törenlere katılan heyetlerin özel defteri imzalamaları için imza kürsüsü yer almaktadır. Ayrıca, Müzenin girişi olan bu kuledeki aktüalite panoları da, Anıtkabir'de yapılan törenlere ait fotoğraflar sergilenmektedir.
23 NİSAN KULESİ
Kulede, Türkiye İş Bankası'nın Atatürk'e armağan edilen"Cadillac" marka özel otomobil sergilenmektedir. Atatürk bu otomobili 1936-1938 yılları arasında kullanmıştır.
BARIŞ KULESİ
Kulede, Atatürk'ün "Lincoln" marka makam ve tören otomobilleri sergilenmektedir. Atatürk bu otomobilleri 1935-1938 yılları arasında kullanmıştır.
ZAFER KULESİ
Kulede, Atatürk'ün naaşını 19 Kasım 1938 de Dolmabahçe Sarayı'ndan Sarayburnu'na taşıyan, üzerinde bayrağa sarılı orijinal tabutun bulunduğu top arabası sergilenmektedir.
MEHMETÇİK KULESİ
Kulede, yerli ve yabancı ziyaretçilere danışma hizmeti verilmekte olup, ayrıca Anıtkabir ve milli Mücadele konulu kitaplar ile hatıra eşyalar satılmaktadır.
ASLANLI YOL
Anıtkabir'e giriş yerinden başlayarak, ortadaki Tören Meydanı'na kadar uzanan yol "Aslanlı yol" olarak adlandırılır. Bu yol, ziyaretçileri Atatürk'ün yüce huzuruna hazırlamak için yapılmıştır.
Yola 26 basamaklı merdiven ile çıkılır. Yolun uzunluğu 262.20 m., genişliği 12.80 metredir. Yolun iki yanı güller ve ardıçlarla süslüdür. Yol, traverten ile döşelidir. Yolun iki yanında ikişerli gruplar halinde 12'si sağ yandan 12'si sol yandan olmak üzere 24 Aslan heykeli vardır. Bu heykeller, Anadolu'da büyük devlet kurmuş olan Hititlerin sanat tarzında yapılmıştır.
TÖREN MEYDANI
Aslanlı Yol'un sonunda, Anıtkabir yan binalarının ve kolonların çevrelediği bir alana çıkılır. 129X84.25 m. boyutlarında olan, dört tarafından üçer basamak merdivenle inilen 15.000 kişi kapasiteli bu alan " Tören meydanı" olarak adlandırılır. Bu alanın zemini küp şekilde siyah,kırmızı, sarı ve beyaz renkte traverten taşlarla döşenerek 373 adet halı kompozisyonu oluşturulmuştur. Tören Meydanına, bayrak direği bulunduğu kısımdan da merdivenle çıkılabilir.
BAYRAK DİREĞİ
Anıtkabir'in Çankaya yönündeki merdivenlerinin ortasında, tek parçala yüksek bir direk üzerinde Türk Bayrağı dalgalanır. Bu bayrak direğini, Amerika'da yerleşmiş iolan Nazmi Cemal adında bir Türk vatandaşı göndermiştir. Bayrak Direği çelikten tek parça olarak imal edilmiştir. 4938 kilogram ağırlığında ve 33.528metredir. 4 metresi kaidenin altında olup, görünen kısmı 29.528 metredir.
MOZOLE
Anıtkabir'in en önemli bölümü Mozale'dir Tören Meydanı'ndan 42 basamaklı merdivenle çıkılan Mozole, iki katlı ve döktörtgen planı bir yapıdır. Bu bölüm anıtın yapılışında ağırlık merkezi olmuştur. Çünkü Atatürk'ün kabri ve sembolik lahit bu bölümde bulunmaktadır. Bu nedenle, Anıtkabir'i meydana getiren mimarlar, yardımcı binalar dizisi içinde Mozole'nin diğer kısımlardan çok daha görkemli olmasına büyük önem vermişlerdir.
Zemin katın dış duvarları kesik piramit biçiminde, masif bir kitle halindedir. Bundan ötürü yapının alt kesiminin genel görünüşü bir kale bedeni gibidir. üzerinde de küçük pencereler bulunan dış duvarlar betondur. Duvarların dış yüzleri travertten ile kaplanmıştır. Atatürk'ün aziz naaşı, bu katta doğrudan doğruya toprağa kazılmış bir mezarda bulunmaktadır. Mozole'nin birinci katı olan Şeref ve Holü'ndeki sembolik lahit taşının tam altında bulunan mezar odası; Selçuklu ve Osmanlı motifli mozaiklerle süslenmiştir. Zemin ve duvarlar, siyah, beyaz, kırmızı mermerlerle kaplanmıştır. Mezar odasının da kıble yönünde kırmızı mermer sanduka yer almaktadır. Mermer sandukanın çevresine, bütün illerden ve Kıbrıs'tan gönderilen toprakların konulduğu pirinç vazolar bulunmaktadır.
MEZAR ODASI
Atatürk'ün naaşının toprağa verildiği mezar odası.
ANITKABİR ATATÜRK MÜZESİ
Anıtkabir proje yarışması şartlarından birisi de, projelerde uygun bir yerin "Atatürk Müzesi" olarak belirtilmiş olması idi. Halen müze olarak kullanılan yer, bu şarta uygun olarak proje mimarları tarafından belirlenmiştir.
Anıtkabir'in yapımının tamamlanmasını takiben Atatürk Müzesi'nin doluşturulması çalışmalarına başlanmıştır. Atatürk'e ait eşyalarla, kendisine hediye edilmiş eşyalar, müzenin açılış tarihine kadar bunları muhafaza eden; Cumhurbaşkanlığı Köşkü, Ziraat Bankası Merkez Müdürlüğü; Ankara Milli Emlak Müdürlüğü ile Atatürk'ün manevi kızları Profesör A.Afetinan, Sabiha Gökçen ve Rukiye Erkin'den devralınmıştır. Anıtkabir Atatürk Müzesi 21 Haziran 1960 tarihinde de ziyarete açılmıştır.
Anıtkabir'in Misak-ı Milli ve İnkılap Kuleleri arasında kalan, dikdörtgen plana sahip Müze 3 ana bölümden oluşmaktadır.
Giriş bölümü olan Misak-ı milli Kuleleri arasında kalen, dikdörtgen plana sahip Müze 3 ana bölümden oluşmaktadır.
Misak-ı Milli kulesinin iç kapısından girilen Müze bölümünde, Atatürk'ün bizzat kullandığı eşyalar ile kendisine armağan edilen eşyalar teşhir edilmektedir. Müzeden girilen İnkılap kulesindeki giysi bölümünde Atatürk'ün kullandığı giysiler teşhir edilmektedir. Bu bölümde ayrıca, Anadolu Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. YILMAZ BÜYÜKERŞEN'in yaptığı Atatürk'ün gerçek boyutlarında balmumundan heykeli bulunmaktadır.
SANAT GALERİSİ
Müdafaa-i Hukuk ve Cumhuriyet Kuleleri arasında yer alan bu bölüm, başlangıçta Anıtkabir'i ziyarete gelen yerli ve yabancı devlet büyüklerinin dinlenmesi amacı ile "Kabul Salonu" olarak düşünülmüş ve kullanılmıştır. 1977 yılında, çeşitli dallardaki sanatçıların Atatürk ve Milli Mücadele konusundaki eserlerini sergilemelerine imkan sağlamak maksadı ile bu bölüm Sanat Galerisi olarak yeniden düzenlenmiştir. Sanat Galerisi duvarlarında, Ressam Rahmi Rehlivanlı tarafından yapılan Atatürk ve O'nu ziyaret etmiş olan yabancı devlet adamlarını birlikte gösteren bağlı boya tablolar bulunmaktadır.
Müze bölümünde sergilenen Atatürk'ün Özel Kitaplığı 1983 yılında Sanat Galerisine nakledilmiştir. Atatürk'ün özel Kitaplığında;Türk ve İslam tarihi dil, edebiyat,sosyal bilinler, bilim ve teknik konularında, Türkçe, Osmanlıca, Fransızca, İngilizce, Almanca, Rusça, Arapça, Farsça, Slavca dillerinden toplan 3144 adet eser bulunmaktadır. Atatürk kitaplarda önemli gördüğü kısımları kendine özgü işaretler kullanarak, renkli kalemlerle çizilmiş ve sayfa kenarlarına notlar almıştır. Sanat Galerisi'nde Atatürk ve Milli Mücadele konulu belgesel filmler Sinevizyon vasıtası ile gün boyunca ziyaretçilere gösterilmektedir.
ANITKABİR KOMUTANLIK KARARGAHI
23 Nisan ve Barış kuleleri arasında kalan bölüm anıtkabir Komutanlığı Karargahına tahsis edilmiştir. Anıtkabir hizmetleri , 15 Eylül 1981 tarihli 2524 Sayılı Kanuna göre Genelkurmay Başkanlığı tarafından yürütülmektedir. ; Anıtkabir Komutanlığı 750.000 m2 lik arazisi ile birlikte Anıt blokunun bakımı, korunması, emniyeti, törenlerin icrası ve idari işlerin yürütülmesi ile görevlidir. Anıtkabir Komutanlığına bağlı olarak; Hizmet Kıta Komutanlığı ve Muhafız Bölük Komutanlığı ile Müze, Kitaplık ve Kültürel Faaliyetler müdürlüğü bulunmaktadır.
MÜZE KİTAPLIK VE KÜLTÜREL FALİYETLER MÜDÜRLÜĞÜ
Mehmetçik ve Zafer Kuleleri arasında yer alan bölüm önceleri Muhafız Bölüğü binası olarak kullanılmıştır. Anıtkabir Komutanlığının teşkilinden sonra inşa edilen yeni bölük binasının 13 Eylül 1984'te tamamlanmasından sonra boşaltılmış ve 25 Nisan 1985'te Müze, Kitaplık ve Kültürel Faaliyetler, Müdürlüğü idari kısmı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Atatürk ve Türk Devrimi kütüphanesi de bu bölümde bulunmaktadır. Kütüphanede, Atatürk ve milli Mücadele, konusunda çalışma yapacak araştırmacılara hizmet verilmektedir. Ayrıca kütüphanede fotokopi cihazı ile araştırmacılara yardımcı olunmaktadır. Kütüphane bilgileri bütünüyle bilgisayara kayıtlıdır.
BARIŞ PARKI
Anıtkabir inşaatı devam ederken, toprak kaymasına önlemek ve çevresinde yeşil bir kuşak oluşturmak amacıyla ağaçlandırma çalışmaları yapılmıştır. Bu çalışmalar sırasında Anıtkabir'i çevreleyen alanda, Atatürk'ün Yurtta Sulh, Cihanda Sulh" özdeyişinden ilham alınarak, çeşitli yabancı ülkelerden ve Türkiye'nin bazı bölgelerinden getirilen fidanlarla "Uluslararası Barış Parkı" oluşturulması düşünülmüştür. Böylece Ulu önder Atatürk'ün ebedi istirahatgahı yaşamı boyunca dünyada ve yurtta sağlamak için büyük mücadeleler verdiği barışı temsil eden bir park ile çevrelenmiş olacaktı.
Yaklaşık 750.000 m2 lik bir yerleşme alanına sahip Anıtkabir'in çevresine ilişkin peyzaj planlamasına 1946 yılında başlanmıştır. Prof. Paul Bonatz'ın önderliğinde Prof. Emin onat ve Prof Sadri Aran'ın görüşleri ve fikir alışverisi sonunda sanat ve bilim açısından etüd ve analizlere dayalı olarak çevre düzenlemesine ilişkin uygulama projeleri Prof. Sadri Aran tarafından hazırlanmıştır.
İSMET İNÖNÜ'NÜN KABRİ
Kurtuluş Savaşı'nın Batı cephesi komutanı, Atatürk'ün en yakın silah arkadaşı İkinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü 25 Aralık 1973 günü vefat etmiştir.
Hükümet 26 Aralık 1973'de Anıtkabir'de yaptığı inceleme sonucunda İsmet İnönü'nün burada defnedilmesini kararlaştırmıştır. Bu konuda, Bakanlar Kurulu 27 Aralık 1973 gün ve 7/7669 sayılı bir kararname çıkarmıştır. (Belge:69) Kararname ile, zafer ve Barış Kuleleri arasında 25 açıklıklı kolanatın orta boşluğu 13 ve 14 üncü kolonlar arası defnedilecek yer olarak belirlenmiştir.
İsmet İnönü'nün naaşı, 28 Aralık 1973'te Anıtkabir'e devlet töreni ile defnedilmiştir. Anıtkabir batı revakının 13 ve 14 üncü kolonlar arasında bulunan sembolik lahitin altındaki bölümde bir mezar odası hazırlanarak naaş burada toprağa verilmiştir.
Tören Meydanı katında batı revakında bulunan sembolik lahit, demir komiyer, çerçeve üzerine mermer plakalar vidalanmak suretiyle çok kısa sürede imal edilmiştir. Ekim 1981 de Bayındırlık Bakanlığınca lahidin mermer kaplaması yeşil Bilecik mermeri ile değiştirilerek yenilenmiştir.
6 Kasım 1981 gün ve 2549 sayılı Devlet Mezarlığı hakkındaki kanunda Türk Milletinin bir armağanı olarak yalnız büyük kurtarıcısı için tesis edilen Anıtkabir'de Atatürk'ün en yakın silah ve çalışma arkadaşı İsmet İnönü'nün kabrinin muhafaza edileceği, Anıtkabir alanı içine başka hiçbir kimsenin defnedilemeyeceği belirtilmiştir. ( Belge: 70)
ATATÜRK VE TÜRK DEVRİMİ KÜTÜPHANESİ
Anıtkabir'de Atatürk ve milli Mücadele konusunda araştırma yapacak olanlara yardımcı olmak amacı ile 22 Ocak 1991 tarihinde Atatürk ve Türk Devrim Kütüphanesi adı altında ihtisas kütüphanesi hizmete açılmıştır. Kütüphanede Atatürk ve milli Mücadele konusunda Türkçe yabancı dilde yazılmış çeşitli eserler bulunmaktadır. Kütüphaneden, yukarıda belirtilen konularda araştırma yapmak isteyen herkes istifade edebilmektedir. Araştırmacıların, daha bilinçli araştırma yapabilmelerine imkan sağlamak için " Kütüphane Kataloğu" hazırlanarak 1993 yılı içinde ilgili kurum ve kuruluşlara dağıtımı yapılmıştır.
1993 yılı sonu itibariyle kütüphanede 4875 Adet Türkçe, 475 Adet yabancı dilde olmak üzere toplam 5350 adet kitap bulunmaktadır. Atatürk ve milli Mücadele konularında yayınlanan eserler sürekli takip edilerek kütüphaneye kazandırılmaktadır.
ATATÜRK BELGELİĞİ
Atatürk'ün yaşamını hatırasını ve dünya görüşünü canlı tutmak, Atatürk ve Milli Mücadele konusunda araştırma yapanlara yardımcı olmak maksadı ile Atatürk ve Türk Devrimi Kütüphanesi'ne bağlı bir ünite olarak Atatürk Belgeliği oluşturmuş ve araştırmacıların hizmetine açılmıştır. Belgelik; Fotoğraflar, gazete kupürleri ve belgeler olmak üzere üç ana bölümden oluşmuştur.
KONFERANS SALONU
Atatürk'ün yaşamını ve dünya görüşünü anlatmak, tanıtmak, sevdirmek ve benimsetmek amacı ile planlanmış seminer ve konferanslar düzenlenmektedir. Seminer ve konferansın tarihi, konu ve konuşmacıları ilgili kuruluşlarca kamuoyuna duyurmaktadır.
Konferans Salonu, 19 Mayıs 1993'de Emekli Tümgeneral Turhan Olcaytu'nun "Atatürkçülük" konulu konferansı ile açılarak hizmete girmiştir.
ŞEREF HOLÜ
Mozele'nin birinci katı olan Şeref Holü'nün dört yanı köşeli sütunlarla çevrelenmiştir. Yapının önünde ve arkasında 14.40 m yüksekliğinde, köşe sütunları hariç 8'er sütun vardır. Yanlarda ise14'er sütun yer almaktadır. Kare biçimindeki sütunların gövdeleri beton olup, yüzeyleri traverten kaplıdır. Şeref Holü'ne bronz kapılardan girilir. Girişin tam karşısında büyük pencerenin yer aldığı nişin içinde lahit taşının yer aldığı bölüm ise beyaz Afyon mermeri ile kaplıdır. Şeref Holü'nün zemini Adana ve Hatay'dan duvarları ise Afyon ve Bilecik'ten getirilen kırmızı, siyah, yeşil ve kaplan postu mermerlerle kaplanmıştır.
Şeref Holü'nün iki yan bölümünde dikdörtgen planı galeriler yer almaktadır. Bunların çatıları içten 9'ar adet çapraz tonozla örtülüdür. Şeref Holü'nün 27 kirişten oluşan tavanı ile galeri tavanları mozaik ile süslenmiştir. Şeref Holu'ün yüksekliği 17 Metre olup, yan duvarlarında altışardan 12 Adet bronz meşale bulunmaktadır. Mozele yapısının üstü düz kurşun çatı ile örtülüdür.
BAŞKOMUTANLIK MEYDAN SAVAŞI KONULU KABARTMA
Kabartma kompozisyonunun başlangıcında en solda bir köylü kadın, bir erkek çocuk ve bir attan oluşan grup vardır. Kabartmanın bu ilk grubu milletçe savaşa hazırlık dönemini temsil etmektedir. Bu üçlü gruptan sonraki bölümde Atatürk bir elini uzatmış "Ordular ilk hedefiniz Akdeniz'dir, ileri"diyerek ordularımıza hedefi göstermektedir. Öndeki melek Atanın emrini borusu ile uzak ufuklara iletmektedir. Kabartmanın bundan sonraki bölümünde, Atatürk'ün emrini yerine getiren Türk ordusunun fedakarlıklarını ve kahramanlıklarını temsil eden kişiler yer almaktadır. Kabartmada, vurulup düşen bir erin elindeki bayrağı kavrayan bir yiğit ile siperde birde kalkan diğer elinde yalın kılıç tutun bir asker Türk Ordusunun taarruzunu sembolize etmektedir. Daha önde ise elinde Türk Bayrağı ile Türk Ordusunu çağıran Zafer meleği bulunmaktadır.
SAKARYA MEYDAN SAVAŞI KONULU KABARTMA
Kabartma kompozisyonunun sağında bir genç, iki at, bir kadın ve bir erkek görülmektedir. Bunlar, Sakarya Savaşının ilk dönemini ifade etmektedir. Düşman saldırıları karşısında evlerini, yurtlarını bırakan bu insanlar yurt savunması için yollara düşmüştür. Sağdaki delikanlı arkaya geldiği yöne dönmüş, sol elini yukarıya kaldırmış ve yumruğunu sıkarak, düşmanlara; "Bir gün döneceğiz ve sizden öcümüzü alacağız" demektedir.
Bu üçlü grubun önünde çamura batmış bir araba, çabalayan atlar, tekerleği döndürmeye çalışan bir erkek ve iki kadın görülür. Bunların yanında ortada ayakta duran bir yiğit ve bu yiğide kınından sıyrılmış bir kılıç sunan diz çökmüş bir kadın vardır. Bu grup figürler, Sakarya Savaşı'na başlamadan önceki dönemi temsil etmektedir. Hemen bu grubun solunda, yere oturmuş iki kadın ve bir çocuk görülmektedir. Bunlar, düşman istilası altında kalmış olan Türk Ordusunu bekleyen yaşlı halkımızı temsil etmektedir. Üst tarafta, bu halkın üzerinden uçarak geçen ve Başkomutan Mustafa Kemal'e çelenk sunan bir zafer meleği vardır.
Kabartma kompozisyonun sonunda yere oturmuş bir kadın, onun önünde diz çökmüş bir genç ve solda bir meşe ağacı görülmektedir. Oturan kadın vatan anayı, diz çöken Sakarya Savaşı'nı kazanan Türk Ordusunu, meşe ağacı ise zaferi simgelemektedir. Vatan ana, Türk Ordusuna Zaferin sembolü olan meşe ağacını göstermektedir.
ERKEK HEYKEL GRUBU
Aslanlı yol girişinde solda, iç erkekten meydana gelen heykel grubu vardır. Yüksekçe bir kaide üzerinde ayakta duran heykeller den sağdaki rütbesiz asker, başında miğferi, sırtında kalın kaputu ile dimdik durmaktadır. Askerin sağında, ortada biraz geride Türk köylüsünü temsil eden bir erkek heykeli vardır. Köylünün başında çok eskiden atalarımızın giydikleri bir yün başlık, omzunda bir keçe yamçı, sol elinde uzun bir sopa görülmektedir. Köylünün sağındaki heykel Türk aydınlarını temsil etmektedir. Genç, sol elinde bir kitap tutarak sağ ayağını biraz ileriye atmıştır. Her üç heykelin yüzlerinde derin acı ile birlikte, Türk Milletinin kendisine özgü ağır başlılığı ve yüksek irade gücü çok etkili olarak, dile getirilmiştir.
KADIN GRUPLARI
Aslanlı Yolun girişinde sağda, üç kadından meydana gelen heykel grubu vardır. Heykeller, yüksekçe bir kaide üzerinde ayakta durmaktadırlar. Ulusal giysiler içindeki Türk kadınlarından ikisi yere kadar uzanan kalın bir çelenk tutmaktadır. Başak demetlerinden oluşan çelenk Atatürk'ün kurtardığı bereketli yurdumuzu temsil etmektedir. Ortadaki kadın ağlamakta ve yüzünü eli ile kapamaktadır. Sağdaki kadının elinde Tanrının rahmetinin toplandığı bir kap vardır. Türk Kadınının derin acısı içinde bile gururlu, ağır başlı ve azimli oluşu dile getirilmiştir.
ASLAN HEYKEL GRUPLARI
Aslanlı yolun başlangıcından, ortadaki Tören meydanına kadar uzanan yolun her iki tarafına ikişerli gruplar halinde 24 adet aslan heykeli konulmuştur. Bu heykeller Anadolu'da büyük bir devlet kurmuş Hititlerin üslubunda yapılmıştır. Atatürk'ün Türk ve Anadolu tarihinin araştırılmasına verdiği önemden dolayı Hititlerin üslubu tercih edilmiştir. 40 cm. yükseklikteki kaide üzerinde oturmuş durumda olan aslanlar, Kuvveti ve sükuneti simgelemektedir.
Türkler Neden Zehirli Gaz Kullanmadılar?

Çanakkale Savaşları yüzyılın son centilmen savaşları olarak değerlendirilir. Bu değerlendirme savaş ahlâkı ve kuralları açısından bakıldığında sonuna kadar doğrudur. Birinci Dünya Savaşı'nın diğer cephelerine ve bundan sonra günümüze kadar yapılan savaşlara bakıldığında neden bu savaşların "centilmence" yapıldığı anlaşılabilmektedir.
Çanakkale Cephesi'ne çıkarma yapan müttefik askerleri karşılarında yamyam ve barbar Türkleri bekliyorlardı. 25 Nisan gününden başlayarak kanlı savaşların yaşandığı bu cephede kısa sürede başarı sağlanamayınca Müttefik Kuvvetleri sekiz buçukay sürecek maceralarına başlamışlardı. Her geçen gün Türklerle Müttefik askerleri arasındaki ilişkiler artıyor, birbirlerini tanımaya başlıyorlardı.
Maskeli İngiliz Askerleri
Her iki taraf askerleri de zafer için bulundukları bu topraklarda, karşılarındaki askerlerin de kendileri gibi insan olduğunu, öldüklerini, ölürken acı çektiklerini, kan döktüklerini ve kısacası farksız olduklarını anlıyorlardı.
Başlangıçta Müttefik askerleri için, Türklere esir düşmek korkulu rüya idi. Esir düşerlerse Türklerin onlara neler yapabileceklerini hayal bile edemiyorlardı. Zaman geçtikçe yaşanan olaylar bu düşünceleri siliyordu. Yaralı müttefik askerlerine Türklerin gösterdiği ilgi, esirlere yapılan iyi muamele ve Türklerin dürüst savaşçılar olması müttefik askerlerinin bu düşüncelerini tamamen değiştirmişti.
Gazeteci C.E.W.Bean, 10 Kasım 1915'te defterine "Türkler: Yaşamın Güzel Yanları" başlığıyla, siperlerdeki bu ilginç durumu şöyle anlatıyor. :
"Son zamanlarda Türklerle iyi iletişim kuruyorduk. Siperlerine, Mısır'daki Türk savaş esirlerinden gelen ve çok iyi bakıldıklarını anlatan mektuplarıyla, sağlıklı ve mutlu olduklarını gösteren fotoğraflarını atmıştık. (Gerçi bizim askerler bunu yapmamızı pek istemiyor ama...) Her neyse, karşıdan şu yanıtı aldık: "Sadaka ile yaşayan bir adam, domuzun, lanetin tekidir. Karnımız tok olduğu gibi yedek yiyeceğimiz de bol. Ellerimizde tüfeklerle hazırız. İngilizlerin çok silah ve cephanesi olabilir. Ancak, bizim de süngülerimiz ve inancımız var. Eğer iddia ettiğiniz gibi büyük bir millet iseniz, neden üstün ilkeler doğrultusunda hareket etmiyorsunuz da, başkalarının aklını çelerek sadakatlerini bozmaya çalışıp alçalıyorsunuz?...
Çok asilce bir cevap! Bu tür çabaları yoğunlaştırıp, Türklerin teslim olmalarını sağlayabiliriz sanıyordum. Kaldı ki onlar da -ya da Almanlar-, benzer yöntemleri bizim üzerimizde denemişlerdi."
"Üç hafta kadar önce, Türklerin üç günlük bir bayramı vardı. Bizim siperlere, üzerine silinmez kalemle ve aceleyle şunlar yazılı iki paket sigara attılar: Prenez, fumez avec plaisir notre heureux énnemis. (Alın, afiyetle için mutlu düşmanlarımız)
Karşılığında biz de onlara, konserve sığır eti yolladık. Paketi, üzerinde "Bully beef non" (sığır bifteği istemeyiz) mesajı yazılı olarak geri yolladılar."
Avustralyalı bir albay ise, Ekim ayı sonunda ülkesine yolladığı mektupta, "Siperlerdeki Yaşam ve Türkler" başlığı altında durumu şöyle dile getiriyor:
"Türkler çok dürüst savaşçılar. Kahramanlık ve cesaretleri tartışılmaz. İşkence, zulüm ve dumdum kurşunu konusundaki tüm iddialar yalandır. Geçen gün, yanlışlıkla atılan bir şarapnel ile Kızılhaç katırlarından birisini öldürdüler. Anında özür dilediler. Daha önce de yaralılarımızla ilgilendiler. Onları, kıyıya bırakıp bize haber verdiler. Burada hiçbirimizin, Türklere karşı büyük bir düşmanlık beslediğini sanmıyorum..."
Öte yandan, Çanakkale Cephesinde Müttefiklerin en çekindiği şeylerden bir, Türklerin zehirli gaz kullanma olasılığıydı. Genel olarak yüksek noktaları tuttukları için ve rüzgar da uygun estiği zaman, zehirli gaz kullanılması çok büyük can kaybına yol açabilirdi. Almanların elinde bu gazdan bulunduğu biliniyordu. Batı Cephesi'nde, Fransa'da kullanmışlardı da...Özellikle İngilizlerin, zehirli gaz kullanımından endişe ettiği ve askerlere gaz maskesi dağıtıp, olası bir tehlikede neler yapılması gerektiği konusunda özel eğitim verdiklerini öğreniyoruz.
Ancak Türk subay ve komutanları, Almanların isteğine ve önerisine karşılık bu yöntemi, "mertçe ve adil" bulmayıp, savaş kurallarına da aykırı olacağı gerekçesiyle onaylamamış ve zehirli gazı, savaşın son gününe kadar kullanmamışlardır.
Çanakkale Cephesi'nde zehirli gaz kullanıldığına ilişkin haberlerin asılsız olduğu ve endişeye gerek bulunmadığı, Avustralya ve Yeni Zelanda basınında sık sık dile getirilmiştir. Örneğin, Wellington'da çıkan "Otago Times" Gazetesi, 1 kasım 1915 günü, "Savaşçı olarak Türk" başlıklı bir yazı yayınlamıştır. Yazıda aynen şunlar yer almaktadır:
"...Hastaneye ateş edilmiyor, zehirli gaz kullanılmıyor. Triumph (savaş gemisi) isabet alıp batmaya başlayınca, tekrar ateş edilmiyor. Türk, ikili oynamıyor. Bunun aksini iddia edenler Gelibolu'ya değil, en çok Mısır'a kadar gelenlerdir.
The Age adlı Avustralya gazetesi, 11 Aralık 1915'te, gene Türklerin zehirli gaz kullanması sorununu ele almış ve "gaz bombası saldırısından korkulmuyor" başlığı altında yayınlanan yorum yazısında, cepheden gelen raporlara dayanarak konuyu şöyle değerlendirmiştir.
"...Şu ana kadar bu cephede Türklerin savaş yöntemlerinin hakça olduğunu kabul etmek dürüstlük gereğidir. Türklerle Avustralyalılar arasındaki savaş mertçeydi ve sonuna kadar öyle olacağını umuyoruz. Bu savaştan önce Türk'ü hor görüyorduk. Artık öyle bir şey söz konusu değil. O'nu yendiğimizde -ki o gün uzak değildir- hepimiz onları Almanların etkisine girmekle birlikte, ahlâksızca savaş yöntemleri kullanacak kadar tötonikleşmemiş (Almanlaşmamış) olarak hatırlamak istiyoruz."
Türklerin zehirli gaz kullanmama nedenlerinden biri de yüksek noktaları tutuyor olmalarıydı. Özellikle Arıburnu'nda yukarıdan aşağı doğru atılacak gaz bombası denizden esen rüzgarla yukarılara çıkabilir ve Türk askerlerini de etkileyebilirdi. Hatta Çanakkale'nin meşhur rüzgarı, zehirli gazı yarımadanın hesaplanamayan bölgelerine sürükleyebilirdi.
Ayrıca Türklerin elinde gaz maskesi de bulunmuyordu. Herhangi bir gaz kullanımında gaz maskeleri olmadan dayanmak olanaksızdı.
Bu arada Türklerin elinde zehirli gaz bulunup bulunmadığı da araştırma konusudur. Gerçi olsaydı da bu gazın sonuç itibariyle kullanılmayacağı açıktır. Böylelikle Müttefik askerlerinin Türklere olan güvenleri boşa çıkmamış, "Türkler zehirli gaz kullanmaz, onlar dürüst savaşçıdırlar" diyerek gaz maskesi takmayarak bu güveni sürdürmüşlerdir.
Görüldüğü gibi savaşın her türlü çirkinliğine rağmen, savaşın içinde bile böylesi bir imaj yaratmak, Çanakkale Savaşları'nı yüzyılın, hatta yarınların son centilmen savaşı haline getirmiştir.
Bitmek Bilmeyen Baski ve Zulmün Kanli Bilançosu


Kuzey Afrika'da Islam'in yayilmasinda çok önemli bir yer tutan Cezayir, uzun yillardir hem toplumsal hem de siyasi açidan büyük bir kaos içinde yasamaktadir. Türk ve dünya kamuoyunun özellikle son on yildir katliam haberlerini duymaya alistigi Cezayir'de, çatismalarin kökeni çok daha eskilere dayanir.
Fransa'nin Cezayir'i Isgali
Cezayir 16. yüzyildan 19. yüzyila kadar Osmanli yönetiminde huzur, güvenlik ve baris içinde yasadi. Ancak Osmanli'nin dagilma süreciyle birlikte sömürgeci güçler de Islam topraklarini paylasmaya basladilar. Paylasilan bu topraklardan birisi de Cezayir idi. Fransiz ordulari 1827 yilinda 37 bin askerle Cezayir'i isgale basladilar. Üç yil süren askeri saldirilarin sonucunda Cezayir topraklari tamamen Fransizlarin denetimine geçti. Zengin petrol yataklarina sahip olan ve Akdeniz'de oldukça stratejik bir liman özelligi tasiyan Cezayir, Fransa için son derece degerli bir toprakti. Ülke 1830 yilinda Fransa topraklarina katildi ve 132 yil boyunca Fransa'nin sömürgesi olarak kaldiSömürgecilik anlayisinin bir geregi olarak kendileri disindaki milletleri ikinci sinif insanlar olarak gören Fransizlar, isgal ettikleri tüm topraklarda oldugu gibi, Cezayir'de de baskiya ve siddete dayanan bir sistem kurdular. Bir taraftan kültürel asimilasyon basladi. Ilk önce Arapça konusmak ve egitim görmek yasaklandi. Resmi konusma dili sadece Fransizca olarak kabul edildi. Bu politika halkin ulusal kimligini ve kültürel birikimini yok etmeyi hedefliyordu. Daha sonra Cezayir bir yandan ekonomik olarak tam anlamiyla Fransa'ya bagimli hale getirilirken, bir yandan da ülkenin siyasi yapisi Fransa'nin menfaatleri dogrultusunda yeniden insa edildi.
Fransa'nin 1827'de baslayan isgaline karsi Cezayir'de ilk direnis 1832'de Maskara Emiri Abdülkadir tarafindan gerçeklestirildi. Mücadele sirasinda binlerce Cezayirli Müslüman öldü ve Fransizlar da ülkeye tamamen hakim oldular. Cezayir'de ilk ayaklanma girisiminden sonraki süreç boyunca, halkin sömürgeci güçlere karsi duydugu öfkeyi tek bir semsiye altinda toplayabilecek bir güç bulunmamaktaydi.
Bagimsizlik için yapilan birtakim girisimler de uygulanan baski ve siddet politikalarinin bir sonucu olarak son derece kati bir sekilde bastirildi. 20. yüzyilin ortalarina kadar ülkedeki yapi bu sekilde devam ettiII. Dünya Savasi'nin baslamasiyla birlikte Cezayir topraklarinda yeni bir dönem basladi. Nazi Almanyasi önce Fransa'yi, ardindan da Cezayir'i isgal etti. Cezayirli vatanseverlerin pek çogu Naziler tarafindan tutuklandi, büyük kismi toplama kamplarina konuldu veya katledildi. 1942 yilinda müttefik güçlerin Alman isgaline son vermesi ile birlikte Cezayir için yeni ve demokratik bir çagin baslayacagini düsünen Cezayirli aydinlar kisa sürede çok büyük bir yanilgi içinde olduklarini anladilar.
1943'de Ferhad Abbas önderliginde bir grup, sömürgecilik döneminin sona ermesi, savasin bitiminde bagimsiz bir devlet kurulmasi, yeni bir anayasa yapilmasi, Cezayirlilerin yönetimde etkin olmasi ve tüm düsünce suçlularinin serbest birakilmasi gibi maddeleri içeren bir teklifi müttefik güçlere sundular. Müttefik güçlerle birlikte Almanya'ya karsi savasan Cezayirliler, hakli taleplerinin müttefikler tarafindan kabul görecegini sanmislardi. Oysa götürdükleri tekliflerin hiçbiri kabul edilmedi. Dahasi, Cezayir halki için yeni bir katliam kapida bekliyordu.
8 Mayis 1945'de II. Dünya Savasi'nin sona ermesi vesilesiyle yapilan kutlamalar esnasinda halk Cezayir bayragi açinca, ortalik bir anda kan gölüne döndü. Fransiz askerleri Cezayir bayragi tasiyan kutlamacilarin üzerine ates açti ve 40 kisiyi gözünü kirpmadan öldürdü. Bu vahset bölgedeki diger Müslümanlar arasinda büyük tepkilere neden oldu, gösteriler büyüdü, Fransa ise buna karsilik vahsetin dozunu artirmaya karar verdi. Ordu birlikleri sivil halkin üzerine rastgele ates açmaya basladilar. Sonunda, Amerikan kaynaklarinin rakamlarina göre yaklasik 45 bin Cezayirli Müslüman bu olaylar esnasinda can verdi. Pek çogu da yaralandi. Tarihe Setif Katliami olarak geçen bu olaylari takiben Fransizlarin kati ve baskici rejimi tekrar uygulamaya konuldu. Tüm siyasi faaliyetler yasaklandi. Binlerce Cezayirli hiçbir gerekçe gösterilmeden tutuklandi. Cezayirliler bir kez daha sömürgecilerin zulmünü aci bir tecrübeyle görmüs oldu.
Setif katliamindan sonra geçen on yil, bagimsizlik hareketlerinin olgunlasma süreci oldu. 1 Kasim 1954'de direnisçi güçler tarafindan yayinlanan bir bildiri ile Cezayir halki bagimsizlik ve hürriyet için ayaklanmaya davet edildi. Ayni yil içinde kurulan Ulusal Kurtulus Cephesi (FLN) ve Ulusal Kurtulus Ordusu (ALN) bagimsizlik hareketinin öncüleri oldu. Ulusal Kurtulus Cephesi homojen bir yapi degildi ve semsiyesi altinda pek çok farkli siyasi görüse sahip halk birlesmisti. FLN, Eylül 1958'de Kahire'de toplanarak Geçici Cezayir Hükümeti'ni kurdu.
Bu arada Fransa elbette zengin petrol ve dogalgaz yataklarina sahip olan Cezayir'i kaybetmek istemiyordu. Üstelik zengin dogal kaynaklari olan bir Müslüman ülkenin varligi hem Fransa'yi hem de diger Islam karsiti güçleri rahatsiz ediyordu. Böyle bir devletin diger Müslüman Afrika ülkeleri üzerinde "domino etkisi" olusturacagini hesaplayan Fransiz yönetimi, yeni katliamlara yöneldi. Cezayir, bagimsizligini ilan edene kadar pek çok köy Fransizlar tarafindan yakildi, okullar ve camiler yikildi. Binlerce insanin canina mal olan bu süreç esnasinda Fransizlar, Cezayir halkinin ekinine ve hayvanlarina da zarar vermeyi ihmal etmiyorlardi. 400 bin bag sökülürken, binlerce hayvan da bogazlandi.
Ancak yillarca Cezayir'i yakip yikmaktan, masum insanlari, kadinlari, çocuklari ve yaslilari katletmekten çekinmeyen Fransa, sonunda Cezayir halkinin bagimsizlik azmi karsisinda yenik düstü. Fransa Cumhurbaskani Charles De Gaulle 1959 yilinda Birlesmis Milletler'de yaptigi bir konusmada Cezayir'e bagimsizlik taninacagini açikladi. Tarihe Evian Anlasmasi olarak geçen anlasmayla FLN ve Fransa ateskes ilan etti ve 1962 yilinda Cezayir bagimsizligina kavustu. Sömürgeci Fransa'ya karsi 7.5 yil boyunca verilen bagimsizlik mücadelesi, ardinda çok agir bir bilanço birakmisti: 1.5 milyon Cezayirli Fransa'nin siddet uygulamalari sonucunda yasamini yitirmisti.
Fransa'nin uyguladigi tüm bu vahsetin, Allah'in bizlere Kuran'da bildirdigi inkarci ve bozguncu karakterin bir tekrari olduguna da dikkat etmek gerekir. Bir savas sirasinda savunmasiz halkin tüm geçim kaynaklarini yok etmek, hayatlarini dahi devam ettiremeyecekleri bir kitlik olusturmak, onlari yokluk ve sefalet içinde birakmak, tarih boyunca tüm zalim yöneticilerin uyguladiklari bir yöntem olmustur. Allah Bakara Suresi'nde geçmiste ve günümüzde tüm zalim ve baskici yöneticilerin ayni yöntemi izlediklerine söyle isaret etmektedir:
O, is basina geçti mi yeryüzünde bozgunculuk çikarmaya, ekini ve nesli helak etmeye çaba harcar. Allah ise, bozgunculugu sevmez. (Bakara Suresi, 205)
Ancak unutulmamalidir ki, bu bozgunculugu yeryüzünde uygulayan insanlar ahirette hüsranla karsilasacaklardir. Kuran'da tüm Müslümanlar söyle müjdelenmistir:
Iste ahiret yurdu; biz onu, yeryüzünde büyüklenmeyenlere ve bozgunculuk yapmak istemeyenlere (armagan) kilariz. (Güzel) Sonuç takva sahiplerinindir. (Kasas Suresi, 83)
Fransizlarin Cezayir Halkina Uyguladiklari Iskence
Fransiz yönetiminin Cezayir'de uyguladigi politikayi dönemin Olaganüstü Yönetim Komutani Jacques Massu'nun sözleri çok özlü bir sekilde ortaya koymaktaydi: Iskence mi? Elbette iskence uyguluyoruz. Basinin belli bir kesimi bu konuyu isleye isleye bizi biktirdi. Fakat baska nasil davranmamizi istersiniz?24
Dönemin La Croix dergisi muhabirlerinden Jacques Duquesne'nin dile getirdigi izlenimler ise çok daha tüyler ürpertici idi:
Iskence ve insanlarin kaybolmasi sorunlari zihinleri devamli bir sekilde mesgul etmekteydi. Erkekler, bazen de kadinlar tutuklaniyor ve daha sonra kendilerinden hiç haber alinamiyordu. Cesetlerinin tas baglanarak denize atildigi biliniyordu. Sayilarinin genellikle 3 bini buldugu ileri sürülüyordu, ama Cezayir Belediye Baskani Jacques Chevallier, 5 bin gibi bir rakamdan söz açmisti. Fransiz askerlerin baski ve sindirme yöntemlerine irza saldiri ve köyleri ortadan kaldirma uygulamalari da dahildi. Bir askerin anlattigina göre, hastabakici olarak görev yaptigi birliginde hemen hemen her sabah gece boyunca iskence gören kisileri tedavi ediyordu. Hemen hemen her yerde en çok uygulanan iskence sekli ise bazen kadinlarin cinsel organlari da dahil olmak üzere vücudun her yerine elektrotlar yerlestirilerek cereyan vermekti. Diger iskence yöntemleri ise insani yok etme amacini tasiyordu. Kurbanin ya hortumla agzinin içine su sikiliyor, ya tirnaklari sökülüyor, ya basi su dolu küvete daldiriliyor ya da ayaklari zorlukla yere degecek sekilde saatlerce bileklerinden asili tutulmasi saglaniyordu. Ve daha baska yöntemler. Bütün bunlari yazmak kolay degil. Ben bildiklerimin sadece çok az kismini söyledim.25
Bagimsizlik Ne Degistirdi?
Cezayir görünüste 1962 yilinda bagimsizligini kazandi, ancak Müslüman halk için degisen pek birsey olmadi. Bagimsizligin ilani ile birlikte iktidari ele geçiren Ulusal Kurtulus Cephesi (FLN) tam anlamiyla sömürgeci Fransa'ya bagli bir organizasyona dönüstü. Bu parti 20. yüzyilda Islam dünyasinda sikça karsilasilan bir gelenegi sürdürdü ve baskici bir rejim olusturdu. Bu baskici rejimin yöneticileri iktidarlari boyunca ülkenin basta dogal gaz ve petrol olmak üzere zengin dogal kaynaklarini sömürdü. Bu nedenle iktidarlari boyunca FLN yöneticileri ve onlarin yandaslari büyük servet elde ederken halk da gittikçe fakirlesti. Öyle ki 1990'li yillarda ülkedeki issizlik orani %70'lere tirmanmisti. Ancak Müslüman halka karsi uygulanan tüm bu baski ve sömürü politikasi bir yandan da kendi sonunu hazirliyorduCezayir'deki tüm bu gelismeler halkin bir dizi gösteri, boykot ve protesto ile kizginligini dile getirmesine ve iktidari zorlamasina neden oldu. Tek partili sisteme karsi, çogulculuk ve serbestlik isteyen sesler yükseldi. Bunun sonucunda 1989 yilinda çok partili sisteme geçildi. Bunun ardindan yapilan yerel seçimlerde Islami Kurtulus Cephesi (FIS) büyük bir basari kazandi.
Genel seçimler 26 Aralik 1991 tarihinde yapildi. Seçim iki turluydu. 30 Aralik 1991 günü sonuçlar açiklandi. FIS 232 sandalyeden 188'ini kazanarak ezici bir üstünlük saglamisti. Iktidar partisi FLN ancak 15 parlamenter çikarabilmisti. Seçimlerin ikinci turu yalnizca bir formalite olarak gözüküyordu. Ikinci turdan da FIS'in zaferle çikacagi kesindi.
Ancak ülkedeki baskici yönetim buna müsaade etmedi. Genelkurmay Baskani Halid Nezzar'in önderligindeki ordu, birbirini izleyen ilginç olaylar sonucunda bir askeri darbe ile iktidari ele aldi. Bu arada darbeyi sözde mesrulastirmak için pek çok provokasyon ve yalan haber de üretilmisti. Basbakan, seçim sonuçlari belli olmadan önce "seçimler sükunet ve güven içerisinde geçti" gibi açiklamalar yaparken, sonuçlar belli olduktan sonra "seçimler yeteri derecede özgür ve hilesiz geçmedi" seklinde bir açiklamada bulunarak kendince FIS'in seçimde hile yaptigini ya da zor kullandigini ima etmisti.
Darbenin gelisimi de oldukça ilginçti. Birbirini izleyen olaylar darbenin önceden planlanmis ve uygulamaya konmus bir senaryo oldugunu gösteriyordu. Darbeden sonra ise dünyaya verilen telkinin aksine, Müslümanlar bir "iç savas" baslatmadilar. Iç savasi baslatanlar, darbeyi yapanlardi. Islami Kurtulus Cephesi, bütün taraflari güç kullanmaksizin, barisçi ve saglikli yollara basvurmaya davet etti. Ancak iktidarin cevabi FIS'in binlerce üye ve taraftarini tutuklayip, hapishanelerde onlara en agir iskenceleri yapmak oldu.
Aradan geçen yillar ise Cezayir halki üzerinde uygulanan baskida hiçbir degisiklik yapmadi. Müslümanlarin üzerine atilan provokatif eylemlerden sonra olaganüstü yetkilerle donatilmis mahkemeler kuruldu ve Müslümanlar kogusturmaya ugradi. Baslangiçta olaylara barisçi yollardan, serinkanli bir sekilde yaklasan FIS ve taraftarlari artan baski ve adaletsizlikler dolayisiyla bu tutumlarini terk etmeye basladilar. Bir grup kendilerine karsi güvenlik güçlerinin düzenledigi silahli saldirilara karsi silahla kendilerini savunmaya basladilar. Sonuçta Cezayir bir iç savas yasamaya basladiCezayir Iç Savasi'ni Kim Yönetiyor?
Cezayir'deki iç savasta tek bir hedef vardi: Müslümanlarin gücünün gerekirse fiziksel imha yoluyla ortadan kaldirilmasi. Bunun için "anti-terör timleri" adi altinda ölüm mangalari olusturuldu. Bu mangalar hedef olarak seçtikleri Müslümanlari fail-i meçhul yöntemiyle öldürdüler. Itirafçi bir Cezayir polisi bu "fail-i meçhul" yönteminin örneklerini anlatmis, özel timlerin hedef Müslümanlarin kapisini çalip, kapiyi açana kursun bosalttiklarini haber vermisti.26 1984-88 yillari arasinda Cezayir'de basbakanlik yapan Prof. Dr. Abdülhamid Ibrahimi de Müslümanlara karsi girisilen savasin yöntemlerini söyle anlatmisti:
Ocak 1992'deki hükümet darbesinden beri pek çok masum insan aralarinda ögretmenler, mühendisler, avukatlar, doktorlar, ögrenciler olmak üzere keyfi olarak tutuklandilar, insanlar yargilanmadan gözetim kamplarina gönderildiler veya insanlik disi sartlar altinda hapishanelere atildilar. Daha da ötesi her gün genç Cezayirliler hiçbir sebep olmaksizin idam mangalari tarafindan öldürülüyor. Tek sebep rejim için potansiyel bir tehlike olarak görülmeleri.27
Ingiliz The Observer gazetesi yazarlarindan John Sweeney'nin gazetenin 16 Kasim 1997 tarihli sayisinda yayinladigi "We accuse 80.000 times" (80.000 kez suçluyuz) baslikli makalesi de eski basbakan Abdülhamid Ibrahimi'nin sözlerini destekler nitelikte idi. Cezayir konusuna özel ilgi duyan Sweeney, ülkedeki katliamlara bizzat sahit olan kisilerle yaptigi görüsmeler sonucunda katliamlar hakkindaki görüslerini su sekilde dile getirmekteydi:
... Ancak delillerin agirligi Cezayir Devleti'ni mahkum ediyor. Generallerin 1991 seçimlerini iptal edip, halki aldatmasindan bu yana yaklasik 80 bin kisi öldürüldü. Hükümet, hakim güç yolsuzluklara batmis, nefret ediliyor ve ancak terörün hükümranligi sayesinde ayakta kaliyor. Uluslararasi Af Örgütü'nün, Insan Haklari Örgütü'nün, Uluslararasi Insan Haklari Federasyonu'nun, Sinir Tanimayan Gazeteciler Dernegi'nin delillerine olsun veya Cezayir'in kendi devlet kontrollü medyasinin delillerine olsun bir bakin...
Cezayirli bir gizli polis ile yaptigi röportaj ile tüm dünyada büyük yanki uyandiran John Sweeney, acimasizca katledilen masum insanlarin ölümlerinden basta Fransa olmak üzere pek çok Batili ülkeyi sorumlu tutmakta idi. Çünkü yaptigi röportajlar ve edindigi izlenimler Cezayir'de sürdürülen terörün devlet destekli oldugunu göstermekteydi. Ve bu tüm dünyaca biliniyor olmasina ragmen hiç kimse buna "dur" demiyor, hatta mümkün oldugunca bu konudan bahsetmemeyi tercih ediyorlardi. Diger bir deyisle "Cezayir Devleti ve Bati'daki dostlari karanlikta is yapmayi tercih ediyorlardi."
Cinayetlerin Gerçek Failleri
John Sweeney bu yazisinda üç ayri katliam olayini da örnek olarak veriyor ve Müslümanlara mal edilen cinayetlerin gerçek failinin kim oldugu sorusunun cevabini gözler önüne seriyordu. Bu olaylardan birincisi Temmuz 1994'de gerçeklesmisti. G-7 liderlerinin Napoli'de toplandiklari gün yedi Italyan denizcisi Cezayir'in Cicel yakinlarindaki Cencen limaninda, iddiaya göre "asiri Islamcilar" tarafindan bogazlari kesilerek öldürüldüler. Bati basini tarafindan saldiriyi gerçeklestiren "radikal Islamcilar" hemen siddetle kinandilar, hatta ABD eski Baskani Clinton da Islamcilari kinayan bir bildiri yayinladi.
Ancak Sweeney'nin yazisinda kaynak olarak kullandigi Cezayir Gizli Polisi üyelerinden Joseph ise bu saldiri hakkinda Batili kaynaklar gibi düsünmüyordu. Joseph olaydaki katillerin gizli polisteki mesai arkadaslari oldugunu söylüyordu. Isin ilginç yani Cencen limani bu saldirinin gerçeklestirildigi esnada askeri bölge sinirlari içerisindeydi ve oldukça siki korunan bir donanma limaniydi. John Sweeney de olaydaki siradisi gelismelere yazisinda su sözleri ile dikkat çekmekteydi:
Donanmanin kislasi Italyan askerlerin öldürüldügü geminin birkaç metre yanindaydi. Eger katiller Islamci asirilar ise, askeri giris kapisindan geçmeleri, usulca kislayi asmalari, Italyan mürettabatin bogazlarini kesmeleri, sonra ortadan kayboldugu anlasilan 600 tonluk yükü bosaltmalari ve sonra da yine kimseye görünmeden parmak uçlari üzerinde usulca geri dönmeleri gerekiyordu.
Sweeney'nin yazisinda örnek verdigi ikinci olay da en az birincisi kadar ilginçtir:
... 1995 yilinda Paris'te arka arkaya patlayan bombalar sonrasinda yine Islamci çevreler suçlanmis ve Bati da buna destek vermisti. Oysa Gizli Polis Üyesi Joseph bombalarin planlayicilarinin Cezayir gizli polis komutanlari General Tevfik ve General Smain oldugunu ve operasyonun Cezayir'in Paris Büyükelçiligi'nden yürütüldügünü anlatmakta idi. Nitekim bu bombalama olaylarinin ardindan dönemin Fransa Içisleri Bakani Jean-Louis Debré'ye bir yemek sirasinda bombalarin ardinda Cezayir gizli polisi olma ihtimali soruldugunda, Bakan su sekilde cevap vermisti: "Cezayir askeri istihbarati bizi yanlis yöne sevk etmek, böylece onlari rahatsiz edenleri ortadan kaldirmamizi saglamak istiyorlar."
Söz konusu yazida örnek verilen üçüncü olay da son derece esrarengiz bir sekilde gerçeklesmistir. John Sweeney bu olayi söyle anlatiyor:
1997 yilinda Cezayir'in güneyinde dev boyutlarda üç katliam yapildi. Her üçü de kislalarla çevrili yogun koruma altindaki bir bölgede gerçeklestirildi. 200 kisinin girtlagini kesmek uzun zaman alir. Cezayir mahkemelerine bu büyük katliamlarin herhangi biri için kimse çikarilmadi. Katiller rejimin itirafina göre rahatsiz edilmediler.
John Sweeney'nin anlattigi olaylardan bir benzeri de Jeune Afrique dergisinde yayinlandi. Dergi Cezayir'in Seydi Musa bölgesinde gerçeklestirilen ve 300 kisinin katledilmesiyle sonuçlanan vahsetle ilgili olarak görgü taniklarinin söylediklerine yer vermekteydi. Bu olay Cezayir gerçegini görebilmek açisindan son derece önemlidir: Seydi Musa'da ordu karargahinin hemen yakininda gerçeklestirilen ve bes saat süren katliama hiçbir askeri müdahalenin yapilmamasi en çekici husus olarak gösterilmekte. Katliamdan kurtulan kisilerin 'yardim için bagirdik, güvenlik güçleri yakinimizdaydi, ancak sabah saatleri ile birlikte ilk gelenler itfaiye ekipleri oldu' seklindeki açiklamalari, evlerden çikan alev ve dumanin, saldirganlarin otomatik silahlarindan yayilan sesin güvenlik güçlerinin dikkatini çekmemesi Cezayir'deki katliamlarin arkasindaki güçlerin kimler oldugu hakkinda yeterli bilgi veriyor.28
Cezayir'de olup bitenler hakkindaki düsüncelerinde Abdülhamid Ibrahimi ve John Sweeney yalniz degiller aslinda. Cezayir'deki gelismeleri yakindan takip eden pek çok uzman, yasanan katliamlarin ve terör olaylarinin ardinda cunta destekli Cezayir hükümetinin oldugu konusunda hemfikirdirler. Bu kisilerden birisi de RAND Corporation adina çalisan eski CIA ajanlarindan Graham Fuller'dir. Fuller hem Cezayir'deki terörist faaliyetlerin, hem de Paris'te patlayan bombalarin sorumlusunun cunta adina çalisan askeri birimler oldugunu belirtmekte ve amaçlarini söyle dile getirmektedir:
Dünya kamuoyunu manipüle etmek. Bu konuda Batili istihbarat birimlerinin bilgisi var. Yanlis bilgilendirme yoluyla kamuoyunu etkilemeye çalisiyorlar.29
Öte yandan katliamlardan sorumlu tutulan cuntada yer alan generallerin pek çogunun geçmiste Fransa ordusunda görev yapmis olmalari da bizlere çok önemli ipuçlari vermektedir. Bu kisiler Cezayir'in bagimsizlik savasi esnasinda Fransiz ordusunda görevliydiler, yani Fransa'nin isbirlikçileriydiler. Örnegin Genelkurmay Baskani Muhammed Amari, Fransa ordusunda subaydi. Cezayir'in bagimsizligini kazanmasindan çok kisa bir süre önce Cezayir ordusuna katildi. Istihbarat Daire Baskanligi'ni yürüten General Tevfik ve askeri darbenin lideri ve eski Savunma Bakani General Halid Nezzar da Fransa ordusunun subaylari arasinda yer almaktaydirlar.30
Tüm bu yasananlarin yani sira eski basbakan Abdülhamid Ibrahimi'nin "Tüm terör olaylari hemen Müslümanlarin üzerine atiliyor. Oysa Müslümanlar katliamlarla hedefe ulasamayacagini biliyorlar" sözleri ile birlikte dikkat çektigi bir baska husus daha var. Ibrahimi bu sözlerinin ardindan Cezayir'deki devlet terörünün asil olarak Fransa'dan yönetildigini ve 1962'de Cezayir bagimsizligina karsi kurulan kontrgerilla örgütü OAS'in eski elemanlari tarafindan örgütlendigini vurgulamisti.31
Bugün ise petrol ve dogal gaz yataklari gibi zengin dogal kaynaklara sahip olan Cezayir'de hala huzur ve baris saglanmamistir.
--------------------------------------------------------------------------------
Notlar:
24- L'Express, 30 Kasim 2000
25- L'Express, 30 Kasim 2000
26- Le Monde, Mart 1995
27- EIR Executive Intelligence Review, 8 Aralik 1994
28- EIR Executive Intelligence Review, 8 Aralik 1994
29- Altinoluk, Ekim 1997
30- http://www.kanal7.com/zdosya/cez.htm, Cezayir Gerçegi, Kanal 7 Haber Programi, 6 Nisan 1998
31- http://www.aitco.com/~sonuyari/ eskiler/su97e/sm315.htm
Sahtekârlığın böylesi
Ümit Burnu'nun keşfi denince, akla Vasco Da Gama gelir. Halbuki Ümit Burnu'nu dolaşıp Hindistan'a giden yolu Müslümanlar çok daha önceden biliyorlardı. Vasco Da Gama'ya Hindistan yolunda rehberlik yapan "Kitabu'l- Fewaid" eseriyle tanınmış, Arap coğrafya bilgini İbni Macid idi. Nasıl Çinlilerin, Türklerin kullandığı matbaa, onlardan öğrenen Alman Gutenberg'e mal edilmişse, Ümit Burnu'nun keşfi de bir diğer Avrupalı Vasco Da Gama'ya mal edilmiştir.
Vasco Da Gama'ya mal edilen bu keşifte şeytanın aklının alamayacağı şöyle bir sahtekârlık bulunmaktadır. İbni Macid'in rehberliğinde Ümit Burnu'nu dolaşıp Atlantik'ten Hint Okyanusu'na geçen Vasco Da Gama, Mozambik kıyılarına geldi. Burada Arap asıllı İbrahim, Şirazi Sultanı olarak yerli kavimleri hakimiyetleri altına almıştı. Sultan İbrahim, Mozambik'e gelen denizcileri herhangi bir millete benzetemedi; fakat Osmanlı denizcileri olabileceklerini tahmin etti; zaten Portekiz adında bir devlet duymamıştı. Fuad Carım'ın "Türklerin Denizciliği" kitabından öğrendiğimize göre (Sayfa 76 ve devamı) olay şöyle cereyan etmiş, Fuad Carım da bunu Portekizli tarihçi Fernoo Lopes de Costanheda'nın kitabından tercüme etmiş.
Dünyada gıpta ile bakılan İslam devletinin denizcilerini ülkesinde misafir etmekten Sultan İbrahim büyük mutluluk duydu. Yakınlığını belli etmek için Nicolau Coelho'nun kaptanı olduğu gemiyi gezerken Osmanlı Devleti'nin tebaasını limanında görmekten çok memnun olduğunu söyledi. Yanlışlığı fark eden Coelho, Osmanlı olmadıklarını belirtmedi. Sultan bunlara pek çok hediye sunduktan sonra başkaptan olan Vasco Da Gama'yı sarayında kabul etti. Konuşma esnasında Sultan, Vasco Da Gama'ya direkt Türkiye'den mi, yoksa değişik ülkeleri dolaşarak mı geldiğini sordu. Vasco Da Gama net bir cevap vermeden soruyu geçiştirdi. Sultan İbrahim nezaketsizlik olmaması için üzerine gitmedi. Sohbet esnasında Vasco Da Gama, Hindistan'a gitmek zorunda olduğunu, bu denizi iyi bilen iki rehbere ihtiyacı bulunduğunu söyledi. Osmanlı'ya hizmetten şeref duyan Sultan İbrahim, rehberlik yapmaları için iki Arap denizciyi görevlendirdi.
Rehberlerden biri gemiye girince, bunların Müslüman olmadığını anladı; hemen Sultan İbrahim'e bildirdi. Sinirlenen Sultan onları tevkif ettirmek istediyse de Vasco Da Gama, diğer Arap rehberi cebren yanında tutarak 7 Mart 1498 günü demir aldı. Mütevazı Şirazi sultanlığında yaşayan coğrafya ve matematik bilgini İbni Macid'in adını kimse bilmez; fakat Ümit Burnu denince akla kaşifi olarak Vasco Da Gama gelir; tabii sahtekârlığını gizlemeyi de ihmal ederler.
İlmi konularda Batılıların pek çok sabıkası vardır. Rahmetli Ali İhsan Yurd ağabeyimiz gerçek bir Akşemseddin uzmanıydı. Yaptığı çalışmada Akşemseddin Hazretleri'nin sadece mutasavvıf değil, devrinin en iyi hekimi olduğunu, tıp tarihinde ilk defa mikrop konusunu ileri sürdüğünü, hastalıkların da pek çoğunun bu yolla bulaştığını okuyoruz. Ondan yüz yıl sonra İtalyan hekim Fracastar aynı şeyi tekrarladı. Daha sonra da Lee Uween Hoeh'in mikrobu bulduğu, botanikçi Von Linne'nin de tıp kitaplarında yer alıyor. Bu üç Avrupalının tıp literatüründe adlarının geçmesi, Akşemseddin'in geçmemesi bize bir sorumluluk yüklemiyor mu?
Kuduz mikrobunu ve aşısını bulan Pasteur, lise öğrencilerine okutulurken çiçek aşısını bulmakla insanlığı büyük bir afetten kurtaran Akşemseddin'den okullarda söz edilmemesini nasıl izah edebiliriz? Sadece basit bir ihmal mi? Yoksa İbni Macid'i silip Vasco Da Gama'yı öne çıkaran Batı'nınkinden başka kültür ve medeniyet olmadığını zihinlere çakmak projesinin bir uzantısı mı?
Vasco Da Gama'ya mal edilen bu keşifte şeytanın aklının alamayacağı şöyle bir sahtekârlık bulunmaktadır. İbni Macid'in rehberliğinde Ümit Burnu'nu dolaşıp Atlantik'ten Hint Okyanusu'na geçen Vasco Da Gama, Mozambik kıyılarına geldi. Burada Arap asıllı İbrahim, Şirazi Sultanı olarak yerli kavimleri hakimiyetleri altına almıştı. Sultan İbrahim, Mozambik'e gelen denizcileri herhangi bir millete benzetemedi; fakat Osmanlı denizcileri olabileceklerini tahmin etti; zaten Portekiz adında bir devlet duymamıştı. Fuad Carım'ın "Türklerin Denizciliği" kitabından öğrendiğimize göre (Sayfa 76 ve devamı) olay şöyle cereyan etmiş, Fuad Carım da bunu Portekizli tarihçi Fernoo Lopes de Costanheda'nın kitabından tercüme etmiş.
Dünyada gıpta ile bakılan İslam devletinin denizcilerini ülkesinde misafir etmekten Sultan İbrahim büyük mutluluk duydu. Yakınlığını belli etmek için Nicolau Coelho'nun kaptanı olduğu gemiyi gezerken Osmanlı Devleti'nin tebaasını limanında görmekten çok memnun olduğunu söyledi. Yanlışlığı fark eden Coelho, Osmanlı olmadıklarını belirtmedi. Sultan bunlara pek çok hediye sunduktan sonra başkaptan olan Vasco Da Gama'yı sarayında kabul etti. Konuşma esnasında Sultan, Vasco Da Gama'ya direkt Türkiye'den mi, yoksa değişik ülkeleri dolaşarak mı geldiğini sordu. Vasco Da Gama net bir cevap vermeden soruyu geçiştirdi. Sultan İbrahim nezaketsizlik olmaması için üzerine gitmedi. Sohbet esnasında Vasco Da Gama, Hindistan'a gitmek zorunda olduğunu, bu denizi iyi bilen iki rehbere ihtiyacı bulunduğunu söyledi. Osmanlı'ya hizmetten şeref duyan Sultan İbrahim, rehberlik yapmaları için iki Arap denizciyi görevlendirdi.
Rehberlerden biri gemiye girince, bunların Müslüman olmadığını anladı; hemen Sultan İbrahim'e bildirdi. Sinirlenen Sultan onları tevkif ettirmek istediyse de Vasco Da Gama, diğer Arap rehberi cebren yanında tutarak 7 Mart 1498 günü demir aldı. Mütevazı Şirazi sultanlığında yaşayan coğrafya ve matematik bilgini İbni Macid'in adını kimse bilmez; fakat Ümit Burnu denince akla kaşifi olarak Vasco Da Gama gelir; tabii sahtekârlığını gizlemeyi de ihmal ederler.
İlmi konularda Batılıların pek çok sabıkası vardır. Rahmetli Ali İhsan Yurd ağabeyimiz gerçek bir Akşemseddin uzmanıydı. Yaptığı çalışmada Akşemseddin Hazretleri'nin sadece mutasavvıf değil, devrinin en iyi hekimi olduğunu, tıp tarihinde ilk defa mikrop konusunu ileri sürdüğünü, hastalıkların da pek çoğunun bu yolla bulaştığını okuyoruz. Ondan yüz yıl sonra İtalyan hekim Fracastar aynı şeyi tekrarladı. Daha sonra da Lee Uween Hoeh'in mikrobu bulduğu, botanikçi Von Linne'nin de tıp kitaplarında yer alıyor. Bu üç Avrupalının tıp literatüründe adlarının geçmesi, Akşemseddin'in geçmemesi bize bir sorumluluk yüklemiyor mu?
Kuduz mikrobunu ve aşısını bulan Pasteur, lise öğrencilerine okutulurken çiçek aşısını bulmakla insanlığı büyük bir afetten kurtaran Akşemseddin'den okullarda söz edilmemesini nasıl izah edebiliriz? Sadece basit bir ihmal mi? Yoksa İbni Macid'i silip Vasco Da Gama'yı öne çıkaran Batı'nınkinden başka kültür ve medeniyet olmadığını zihinlere çakmak projesinin bir uzantısı mı?
Yurdumuzda ilk Mason Locasini kim açti?..
305 yil evvel 6 Subat 1695 Pazar günü cülûs eden/tahta çikan Ikinci Mustafa Osmanli pâdisahlarinin yirmi ikincisidir. Dördüncü Mehmet (Avci Mehmet)'in büyük oglu olan ve 5 Haziran 1664 Sali günü Râbia Gülnûs Sultan'dan dogan Ikinci Mustafa, 22 Agustos 1703 Çarsamba gününe kadar sekiz sene, alti ay, ondört gün saltanat sürmüstür.
Orduy-i Hümâyûna savas meydanlarinda baskumandanlik eden son pâdisah Ikinci Mustafa'dir. Kahramanligi yanisira hattat ve musikisinas olan, "Ikbalî" mahlâsiyla siir yazan Ikinci Mustafa, meshur âlim Vânî Mehmet Efendi'nin talebisidir.
1703 yilinin 18 Temmuz günü Sadrâzam Râmi Mehmet Pasa'nin tesvikiyle ayaklanan ikiyüz kadar Cebeci asker arasina bilahere Yeniçerilerle medrese talebeleri de katilmis ve tarihimize "Edirne Vak'asi" diye geçen isyân sonunda hal'edilen/tahttan indirilen Sultan Ikinci Mustafa, bu olaydan sonra dört ay, sekiz gün yasayip 29 Aralik Cumartesi günü vefat etmis, Yenicami'de babasi Dördüncü Mehmed'in türbesine defnedilmistir. Osmanli hânedânindan kadin-erkek pek çok kimsenin medfun bulundugu bu türbe ziyarete açiktir.
Sultan Ikinci Mustafa'dan sonra ana-baba bir kardesi Üçüncü Ahmed cülûs etmistir. 22 Agustos 1703 Çarsamba günü tahta çikan Sultan Üçüncü Ahmed'in saltanat yillari bizdeki Baticilik hareketinin baslamasi ve dünya masonlugunun yurdumuza hulûlü yönünden mühimdir!.. Gözlerimizi Bati'ya çevirdigimiz ve yalniz ordunun islâhi le Rönesansi gerçeklestiren Avrupa'nin teknigine ulasacagimizi hayal ettigimiz o devrede Kont dö Bonval adli bir sefîhe "Avrupa usulünde bir humbaracilar kuvveti' meydana getirmek vazifesi verilmis ve sonralari "Humbaraci Ahmed Pasa" diye anilacak bu sefîh, Fransiz masonlarina bagli ilk locayi Galata'da açarak pek çok gayrimüslim yanisira bâzi gaafil müslimleri de locaya kayda muvaffak olmustur ki, bunlar arasinda Ibrahim Müteferrika ile bilâhare Sadâret (Basbakanlik) makamina kadar yükselebilen Yirmisekiz-zâde Mehmed Said Pasa da vardir!..
Yurdumuzda ilk mason locasinin kurulmasina öncülük eden Kont dö Bonval (nam-i diger: Humbaraci Ahmed Pasa) denilen sefîhin içyüzünü ortaya koyarak bize düsman ser kuvvetlerin kimleri kullanip Devlet-i Aliyye'nin basini yediklerini ibretle görelim!..
Humbaraci degil, casus!..
Kont dö Bonval'a "ordunun islahi" (!) vazifesi verilmistir ama, is bu uzman Türkçe bilmemektedir!.. Yurdumuzda kaldigi onsekiz yila yakin zaman zarfinda da dilimizi ögrenmeye tesebbüs etmemis, kendisine tevdi olunan "ordunun islâhi" gibi çok mühim ve mahrem bir ise aid raporlari Italyan dönmesi bir kâtibe yazdirmis ve bu kâtip de, Fransiz elçisine casusluk etttiginden Kont dö Bonval'in üzerine aldigi vazife ile alâkali bütün tedbirler bizim elimize geçmeden evvel Fransizlar tarafindan ögrenilmistir!.. Bu olay, imparatorlugumuzun çöküntü devrinin ibret alinacak vukuati arasinda pek mühimdir!.. Ordunun islâhi gibi fevkalâde bir vazifeyi yüklenen ve Müslüman oldugunu iddia ile Humbaraci Ahmed Pasa diye anilan bu Fransiz, acaba dilimizi ögremek kabiliyetinden mahrum mu idi? Yoksa kasden mi ögrenmedi veya ögrendi de, vazifesi icabi (!) ögrenmemis görünüp devlet sirlarini Italyan dönmesi kâtibi vasitasiyla Fransilara ulastirdi?!..
Bizce bu ihtimaller (uydurmacasi: Olasilik) içinde en kuvvetlisi ücüncüsüdür... Zira, Humabarci Ahmed Pasa denilen sefîh, yurdumuzda geçirdigi onsekiz yila yikin zaman zarfinda Osmanli Imparatorlugu hizmetinde humbaracilik degil, düsman devletler emrinde casusluk yapmis ve Osmanli'dan aldigi maas ve saire yanisira Fransa ile Ispanya'dan elde ettigi tahsisati da "gevis getirmeden" yutmustur!..
Kont dö Bonval veya Bonval Kontu Klod Aleksandr diye anilan ve bir Fransiz asilzâdesi oldugu söylenen bu sefîh, Petervaradin savasini müteâkib Avusturya'dan kaçip yurdumuza siginmis ve Müslüman olarak Ahmed adini almis, bilâhare kendisine Rumeli Beylerbeyi pâyesi verilmis, valilik etmis, vezir olmus ve böylece o çöküntü yillarinda gûya orduyu islâha me'mur bir "Ahmed Pasa" türeyivermistir!.. Nizameddin Nazif Bey'in kaydettigine göre: "Dogustan ahlâksiz ve tiynetsiz olan Humbaraci Ahmed Pasa, ihtiyarladikça zivanadan çikmis, isleri hafiften tutmus, vazifesini yan çizmis ve yabanci devletlere casuslukla vakit geçirmege baslamis, günün birinde tekrar Hiristiyan olarak Fransa'ya kaçmak sevdasina tutulmussa da, mel'anetleri zamaninda farkedilip 1747 yilinin 23 Mart gecesi ölüvermistir."
Ve Sonrasi...
Fransa'ya gönderdigi gizli mektuplarda Müslüman oldugunu, fakat yasi ilerledigi için sünnet olmadigini itiraf eden bu sefîhin kabri Tünel'in Beyoglu civarindadir. Bekâr olan ve ölümünde bir hayli servet birakan bu Humbaraci Pasa'nin bütün mali mülkü evlâd edindigi Süleyman Aga adli Milanolu bir dönmeye kalmistir ki, Humbaraci'nin bu dönme ile olan münasebetini sütunumuza geçirmekten hâyâ ederiz!!!
Böylesine bir sefîhin Fransiz masonlarina bagli olarak yurdumuzda açtigi ilk mason locasini daha sonraki yillarda Ingiliz, Italyan ve Polonyalilar hesabina kurulan diger mason localari takip etmis, bu arada Lord Rading adli Ingiliz elçisinin korkunç tahribati görülmüs ve bizde masonluk Tanzimat hareketiyle büyük mesafe kat'edip Ikinci Mesrutiyetle hedefine ulasmistir!..
Humbaraci Ahmed Pasa, Ibrahim Müteferrika ve Yirmizekiz-zâde Mehmed Said Pasa gibi kimselerle baslayip, Mustafa Rasid Pasa, Keçeci-zâde Fuad Pasa, Midhat Pasa, Namik Kemal, Sair Ziya Pasa, Ali Suâvi ve benzerleriyle devam eden masonluk, bilâhare Ittihad ve Terakki basindakileri hep içine almis ve Ittihatçilardan arta kalanlarla Cumhuriyet devrine intikal etmistir. 1935 yilinda Mustafa Kemal Pasa tarafindan kapatilan mason localari, Ismet Inönü'nün Cumhurbaskanligi'nda tekrar açilmis ve günümüze kadar çesitli yan kuruluslariyla faaliyetini sürdüre gelmistir!..
Orduy-i Hümâyûna savas meydanlarinda baskumandanlik eden son pâdisah Ikinci Mustafa'dir. Kahramanligi yanisira hattat ve musikisinas olan, "Ikbalî" mahlâsiyla siir yazan Ikinci Mustafa, meshur âlim Vânî Mehmet Efendi'nin talebisidir.
1703 yilinin 18 Temmuz günü Sadrâzam Râmi Mehmet Pasa'nin tesvikiyle ayaklanan ikiyüz kadar Cebeci asker arasina bilahere Yeniçerilerle medrese talebeleri de katilmis ve tarihimize "Edirne Vak'asi" diye geçen isyân sonunda hal'edilen/tahttan indirilen Sultan Ikinci Mustafa, bu olaydan sonra dört ay, sekiz gün yasayip 29 Aralik Cumartesi günü vefat etmis, Yenicami'de babasi Dördüncü Mehmed'in türbesine defnedilmistir. Osmanli hânedânindan kadin-erkek pek çok kimsenin medfun bulundugu bu türbe ziyarete açiktir.
Sultan Ikinci Mustafa'dan sonra ana-baba bir kardesi Üçüncü Ahmed cülûs etmistir. 22 Agustos 1703 Çarsamba günü tahta çikan Sultan Üçüncü Ahmed'in saltanat yillari bizdeki Baticilik hareketinin baslamasi ve dünya masonlugunun yurdumuza hulûlü yönünden mühimdir!.. Gözlerimizi Bati'ya çevirdigimiz ve yalniz ordunun islâhi le Rönesansi gerçeklestiren Avrupa'nin teknigine ulasacagimizi hayal ettigimiz o devrede Kont dö Bonval adli bir sefîhe "Avrupa usulünde bir humbaracilar kuvveti' meydana getirmek vazifesi verilmis ve sonralari "Humbaraci Ahmed Pasa" diye anilacak bu sefîh, Fransiz masonlarina bagli ilk locayi Galata'da açarak pek çok gayrimüslim yanisira bâzi gaafil müslimleri de locaya kayda muvaffak olmustur ki, bunlar arasinda Ibrahim Müteferrika ile bilâhare Sadâret (Basbakanlik) makamina kadar yükselebilen Yirmisekiz-zâde Mehmed Said Pasa da vardir!..
Yurdumuzda ilk mason locasinin kurulmasina öncülük eden Kont dö Bonval (nam-i diger: Humbaraci Ahmed Pasa) denilen sefîhin içyüzünü ortaya koyarak bize düsman ser kuvvetlerin kimleri kullanip Devlet-i Aliyye'nin basini yediklerini ibretle görelim!..
Humbaraci degil, casus!..
Kont dö Bonval'a "ordunun islahi" (!) vazifesi verilmistir ama, is bu uzman Türkçe bilmemektedir!.. Yurdumuzda kaldigi onsekiz yila yakin zaman zarfinda da dilimizi ögrenmeye tesebbüs etmemis, kendisine tevdi olunan "ordunun islâhi" gibi çok mühim ve mahrem bir ise aid raporlari Italyan dönmesi bir kâtibe yazdirmis ve bu kâtip de, Fransiz elçisine casusluk etttiginden Kont dö Bonval'in üzerine aldigi vazife ile alâkali bütün tedbirler bizim elimize geçmeden evvel Fransizlar tarafindan ögrenilmistir!.. Bu olay, imparatorlugumuzun çöküntü devrinin ibret alinacak vukuati arasinda pek mühimdir!.. Ordunun islâhi gibi fevkalâde bir vazifeyi yüklenen ve Müslüman oldugunu iddia ile Humbaraci Ahmed Pasa diye anilan bu Fransiz, acaba dilimizi ögremek kabiliyetinden mahrum mu idi? Yoksa kasden mi ögrenmedi veya ögrendi de, vazifesi icabi (!) ögrenmemis görünüp devlet sirlarini Italyan dönmesi kâtibi vasitasiyla Fransilara ulastirdi?!..
Bizce bu ihtimaller (uydurmacasi: Olasilik) içinde en kuvvetlisi ücüncüsüdür... Zira, Humabarci Ahmed Pasa denilen sefîh, yurdumuzda geçirdigi onsekiz yila yikin zaman zarfinda Osmanli Imparatorlugu hizmetinde humbaracilik degil, düsman devletler emrinde casusluk yapmis ve Osmanli'dan aldigi maas ve saire yanisira Fransa ile Ispanya'dan elde ettigi tahsisati da "gevis getirmeden" yutmustur!..
Kont dö Bonval veya Bonval Kontu Klod Aleksandr diye anilan ve bir Fransiz asilzâdesi oldugu söylenen bu sefîh, Petervaradin savasini müteâkib Avusturya'dan kaçip yurdumuza siginmis ve Müslüman olarak Ahmed adini almis, bilâhare kendisine Rumeli Beylerbeyi pâyesi verilmis, valilik etmis, vezir olmus ve böylece o çöküntü yillarinda gûya orduyu islâha me'mur bir "Ahmed Pasa" türeyivermistir!.. Nizameddin Nazif Bey'in kaydettigine göre: "Dogustan ahlâksiz ve tiynetsiz olan Humbaraci Ahmed Pasa, ihtiyarladikça zivanadan çikmis, isleri hafiften tutmus, vazifesini yan çizmis ve yabanci devletlere casuslukla vakit geçirmege baslamis, günün birinde tekrar Hiristiyan olarak Fransa'ya kaçmak sevdasina tutulmussa da, mel'anetleri zamaninda farkedilip 1747 yilinin 23 Mart gecesi ölüvermistir."
Ve Sonrasi...
Fransa'ya gönderdigi gizli mektuplarda Müslüman oldugunu, fakat yasi ilerledigi için sünnet olmadigini itiraf eden bu sefîhin kabri Tünel'in Beyoglu civarindadir. Bekâr olan ve ölümünde bir hayli servet birakan bu Humbaraci Pasa'nin bütün mali mülkü evlâd edindigi Süleyman Aga adli Milanolu bir dönmeye kalmistir ki, Humbaraci'nin bu dönme ile olan münasebetini sütunumuza geçirmekten hâyâ ederiz!!!
Böylesine bir sefîhin Fransiz masonlarina bagli olarak yurdumuzda açtigi ilk mason locasini daha sonraki yillarda Ingiliz, Italyan ve Polonyalilar hesabina kurulan diger mason localari takip etmis, bu arada Lord Rading adli Ingiliz elçisinin korkunç tahribati görülmüs ve bizde masonluk Tanzimat hareketiyle büyük mesafe kat'edip Ikinci Mesrutiyetle hedefine ulasmistir!..
Humbaraci Ahmed Pasa, Ibrahim Müteferrika ve Yirmizekiz-zâde Mehmed Said Pasa gibi kimselerle baslayip, Mustafa Rasid Pasa, Keçeci-zâde Fuad Pasa, Midhat Pasa, Namik Kemal, Sair Ziya Pasa, Ali Suâvi ve benzerleriyle devam eden masonluk, bilâhare Ittihad ve Terakki basindakileri hep içine almis ve Ittihatçilardan arta kalanlarla Cumhuriyet devrine intikal etmistir. 1935 yilinda Mustafa Kemal Pasa tarafindan kapatilan mason localari, Ismet Inönü'nün Cumhurbaskanligi'nda tekrar açilmis ve günümüze kadar çesitli yan kuruluslariyla faaliyetini sürdüre gelmistir!..
Vur Osmanli'ya

Bursa'nin Tophane semtinde, Osman Gâzi Türbesinin hemen yani basina dikilen "Istiklâl Sehitleri Aniti", halkimiz tarafindan "Utanç aniti" olarak isimlendirilmekte ve kasitli olarak yapilan tarihî hata, yillardan beri düzeltilmemektedir. Anit üzerindeki eski yazilarla kabartilmis bir metin bulunmaktadir. Kitabe Türkçe'ye çevrildigi zaman, orada yer alan Yunan ismi kaldirilmis, düsman olarak Osmanli devleti konulmustur. Bu güzel sehri korumak için canlarini veren Osman Gazi'nin nuranî agusuna terkedilen sehidlere, Osman Gazi'yi düsman gibi gösteren bir ifadenin kullanilmasi, o mübarek sehidlerimizin kemiklerini sizlatmaktadir
Bu konuda çesitli yazilar yazilip ilgililerin dikkatlerine sunulmasina ve Vakiflar Bölge Müdürlügü yetkililerin dikkatleri çekilmesine ragmen degisen birsey olmamistir. Sehidler anitinin hemen ötesinde Osman Gazi'nin giris kapisindan tarihi tugra sökülüp atilirken, Bursa'yi isgale dene Yunanlilardan tek bir kelime bile bahsedilmemistir. Iste kitabede yazanlar:
"Kitabede yeralan sehitler öyle bir harpte sehid olmuslardir ki, bu harp neticesinde düsman kovularak Bursa tekrar alinmis ve kadim (eksi) Osmanli Devleti yikilarak yerine Cumhuriyet hükümeti kurulmustur."
Ifadeye bakin... Bursa'yi isgale eden düsman, yâni Yunandan tek kelime bile yok, ama bir harp var ve bu harbin sonunda da çok sayida sehid verip Osmanli Devleti'nin yikilmasi basarilmis ve yerine Yumhuriyet hükümeti kurulmus.
Iste kitabelere yansiyan bir ihanet...
Padisahlar neden hacca gitmemislerdir ?
Genç Osman’in öldürülmesinde hacca gitmek istemesinin rolü var midir ?
Bu soru çokça sorulmaktadir. Ancak bu sorunun cevaplandirilacagi en güzel yer, II. Osman meselesidir. Zira II. Osman’in katli olayinda bu sorunun cevabi da verilmistir. Evvela haccin farz olmasinin sartlarini özetleyelim: Müslüman olmak; akilli olmak; ergen olmak; hac yolu için hem gida ve hem de yol masraflarini karsilayabilecek kadar zengin olmak; haccin farz oldugunu bilmek; yol emniyeti bulunmak.
Bu kisa izahlardan sonra, Osmanli Padisahlarinin neden hacca gitmediklerinin cevabini arayalim :
1) Islâm Hukukuna göre, cihâd, Müslümanlar için farz-i kifâyedir. Bu sebeple fert olarak bir Müslüman, açik bir düsman tehlikesi bulunmadigi müddetçe, farz-i ayn olan hacci farz-i kifâye olan cihâda tercih edebilecektir. Cihâd, fert olarak Müslümanlarin hac ibadetine engel olmayacaktir. Bunun tek istisnasi, düsmanin bertaraf edilebilmesi için hacca gidecek Müslümanlara da ihtiyaç olmasidir. Iste bu noktada halife ve sultânlarin hükmü, Müslüman fertlerden farklidir ve onlar için cihâd yani düsmanlarin hücumunu bertaraf ederek Müslümanlarin emniyetini saglamak ve bunun için gerekirse savasmak, farz-i ayndir. Hz. Peygamber’e hangi amelin daha faziletli oldugu soruldugunda, sirasiyla, Allah’a ve Peygamberine iman, Allah yolunda cihad ve hacc-i mebrûr cevabini vermistir. Sebebi bellidir; Müslümanlarin canini, malini ve namusunu korumak hukukullah da denilen kamu haklarindandir; yani cemiyete ait bir ibadettir. Bazan kamu haklarindan olan bir mesele, sahsî farzlardan daha ehemmiyetli hale gelmektedir. Iste burada da durum budur.
Osmanli Padisahlarinin II. Selim’e kadar gelenlerinin tamami, ömürlerinin yarisini Allah yolunda cihâd için seferlerde geçirmislerdir. Üzerlerine farz-i ayn olan ve hukukullah mahiyetinde bulunan cihâdi ve nizâm-i âlemin devamini, sahsî farz olan hacca tercih etmeleri için, Seyhülislâmlar fetvâ vermislerdir. II. Bâyezid Amasya’da vali iken hacca gitmeye niyetlenirken, sadrazam ve diger devlet erkâninin imzasi ile gönderilen mektupta, hemen gelip tahta geçmesi gerektigini, hacca gitmeyi halka ve devleti idare etme isi olmayanlara birakmasi icab ettigini tavsiye etmisler; aksi takdirde düsmanin cesaretlenerek Müslümanlara saldirmasina sebep olacagini ikaz eylemislerdir.
Ayni sekilde israrla hacca gitmek isteyen ve bu niyetinin bedelini caniyla ödeyen II. Osman’a, Kayinpederi ve Seyhülislâm olan Es’ad Efendi aynen su fetvâyi vermis ve fikihtaki bu hükmü özetlemistir: "Padisahlara hac lâzim degildir; oturup adl eylemek evlâdir. Câiz ki, bir fitne zuhûr eyleye". Verilen bu fetvâyi tasdik eden asrinin kutbu Aziz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri de, II. Osman’i fetvâya uymasi için ciddi ikaz eylemistir. Hatta bu meseleden dolayi Padisah’in askeri tahrik ettiniz tarzinda tahkirine hedef olan ve sonradan Seyhülislâmlik makamina gelen Yahya Efendi’nin ifadeleri de tamamen fikhin ölçülerine uygundur:
"Padisahim! Hâsâ ki, ulema duacilariniz eskiyayi tahrik ede. Ancak içten gelerek bu niyetinizi istemezdik. Sebebi budur ki, ecdadiniz etmemisler, bu tarike gitmemisler, günahimiz varsa ol kadarcadir."
Nitekim halk ve asker arasinda yayilan dedikoduyu özetleyen su cümleler de meseleyi açiklamaktadir:
"Nizâm-i âlem içün padisahlar hacci terk edegelmistir. Düsmanin ortaya çikmasi ve düsmanlarin memleketi karistirma ihtimali var iken, Memâlik-i Mahrûse’yi koyup gitmek hatadir.".
2) Bazi Islâm hukukçulari, bedeni sihhatli olma sartini açarak, sihhatli olsa bile tutuklu olma veya kendisini hacdan alikoyan zâlim idareciden korkmanin da haccin edâsini engelleyecegini ifade ederken, sultân ve o manadaki devlet yetkililerinin de mahbus yani tutuklu gibi kabul edilecegini; sadece beytülmal disinda kendine ait malindan haccin farz olacagini ve bu özür devam ettigi müddetçe ölünceye kadar hacca gidemeyebilecegini hükme baglamislardir. Günümüzdeki gibi ulasim imkânlarinin gelismedigi ve bir hac görevinin en az üç ay sürecegi bir asirda, Osmanli Padisahlarinin hacca gitmeleri gerektigini düsünmek, Islâm Hukukunu bilmemek olur. Kaldi ki, ömürlerinin yarisini cephede geçiren Padisahlarin, neden Misir’a kadar cihâda gidip de hacca varmadiklari da ileri sürülemez; zira ordunun basinda mücahid bir komutan olarak sefere giden padisahla, kendi sahsî ibadeti için üç ay memleketini yalniz birakan padisah bir tutulamaz. Bunun en müsahhas misâli II. Osman’a karsi askerin ve hatta halkin duydugu tepkidir. Islâm âlimleri, haccin sartlarindan olan yol emniyetini ihlal eden Karamita grubunun isyani sebebiyle, 326/937 tarihinden itibaren 20 yil kadar haccin farz olmadigini, çünkü yollarda anarsi yasanabilecegini ifade etmislerdir.
Özetle Osmanli Padisahlarina dinen bizzat hacca gitmeleri farz olmamistir. Ancak kendi yerlerine bedel olarak baskalarini mutlaka göndermislerdir. Ayrica Sultân Abdülaziz’in gizlice tebdil-i kiyafet ederek hacca gittigi söylenmektedir. Ancak elimizde bunu dogrulayacak bir vesika bulunmamaktadir .
Kaynak: Prof. Ahmet Akgündüz, Bilinmeyen Osmanli
Bu soru çokça sorulmaktadir. Ancak bu sorunun cevaplandirilacagi en güzel yer, II. Osman meselesidir. Zira II. Osman’in katli olayinda bu sorunun cevabi da verilmistir. Evvela haccin farz olmasinin sartlarini özetleyelim: Müslüman olmak; akilli olmak; ergen olmak; hac yolu için hem gida ve hem de yol masraflarini karsilayabilecek kadar zengin olmak; haccin farz oldugunu bilmek; yol emniyeti bulunmak.
Bu kisa izahlardan sonra, Osmanli Padisahlarinin neden hacca gitmediklerinin cevabini arayalim :
1) Islâm Hukukuna göre, cihâd, Müslümanlar için farz-i kifâyedir. Bu sebeple fert olarak bir Müslüman, açik bir düsman tehlikesi bulunmadigi müddetçe, farz-i ayn olan hacci farz-i kifâye olan cihâda tercih edebilecektir. Cihâd, fert olarak Müslümanlarin hac ibadetine engel olmayacaktir. Bunun tek istisnasi, düsmanin bertaraf edilebilmesi için hacca gidecek Müslümanlara da ihtiyaç olmasidir. Iste bu noktada halife ve sultânlarin hükmü, Müslüman fertlerden farklidir ve onlar için cihâd yani düsmanlarin hücumunu bertaraf ederek Müslümanlarin emniyetini saglamak ve bunun için gerekirse savasmak, farz-i ayndir. Hz. Peygamber’e hangi amelin daha faziletli oldugu soruldugunda, sirasiyla, Allah’a ve Peygamberine iman, Allah yolunda cihad ve hacc-i mebrûr cevabini vermistir. Sebebi bellidir; Müslümanlarin canini, malini ve namusunu korumak hukukullah da denilen kamu haklarindandir; yani cemiyete ait bir ibadettir. Bazan kamu haklarindan olan bir mesele, sahsî farzlardan daha ehemmiyetli hale gelmektedir. Iste burada da durum budur.
Osmanli Padisahlarinin II. Selim’e kadar gelenlerinin tamami, ömürlerinin yarisini Allah yolunda cihâd için seferlerde geçirmislerdir. Üzerlerine farz-i ayn olan ve hukukullah mahiyetinde bulunan cihâdi ve nizâm-i âlemin devamini, sahsî farz olan hacca tercih etmeleri için, Seyhülislâmlar fetvâ vermislerdir. II. Bâyezid Amasya’da vali iken hacca gitmeye niyetlenirken, sadrazam ve diger devlet erkâninin imzasi ile gönderilen mektupta, hemen gelip tahta geçmesi gerektigini, hacca gitmeyi halka ve devleti idare etme isi olmayanlara birakmasi icab ettigini tavsiye etmisler; aksi takdirde düsmanin cesaretlenerek Müslümanlara saldirmasina sebep olacagini ikaz eylemislerdir.
Ayni sekilde israrla hacca gitmek isteyen ve bu niyetinin bedelini caniyla ödeyen II. Osman’a, Kayinpederi ve Seyhülislâm olan Es’ad Efendi aynen su fetvâyi vermis ve fikihtaki bu hükmü özetlemistir: "Padisahlara hac lâzim degildir; oturup adl eylemek evlâdir. Câiz ki, bir fitne zuhûr eyleye". Verilen bu fetvâyi tasdik eden asrinin kutbu Aziz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri de, II. Osman’i fetvâya uymasi için ciddi ikaz eylemistir. Hatta bu meseleden dolayi Padisah’in askeri tahrik ettiniz tarzinda tahkirine hedef olan ve sonradan Seyhülislâmlik makamina gelen Yahya Efendi’nin ifadeleri de tamamen fikhin ölçülerine uygundur:
"Padisahim! Hâsâ ki, ulema duacilariniz eskiyayi tahrik ede. Ancak içten gelerek bu niyetinizi istemezdik. Sebebi budur ki, ecdadiniz etmemisler, bu tarike gitmemisler, günahimiz varsa ol kadarcadir."
Nitekim halk ve asker arasinda yayilan dedikoduyu özetleyen su cümleler de meseleyi açiklamaktadir:
"Nizâm-i âlem içün padisahlar hacci terk edegelmistir. Düsmanin ortaya çikmasi ve düsmanlarin memleketi karistirma ihtimali var iken, Memâlik-i Mahrûse’yi koyup gitmek hatadir.".
2) Bazi Islâm hukukçulari, bedeni sihhatli olma sartini açarak, sihhatli olsa bile tutuklu olma veya kendisini hacdan alikoyan zâlim idareciden korkmanin da haccin edâsini engelleyecegini ifade ederken, sultân ve o manadaki devlet yetkililerinin de mahbus yani tutuklu gibi kabul edilecegini; sadece beytülmal disinda kendine ait malindan haccin farz olacagini ve bu özür devam ettigi müddetçe ölünceye kadar hacca gidemeyebilecegini hükme baglamislardir. Günümüzdeki gibi ulasim imkânlarinin gelismedigi ve bir hac görevinin en az üç ay sürecegi bir asirda, Osmanli Padisahlarinin hacca gitmeleri gerektigini düsünmek, Islâm Hukukunu bilmemek olur. Kaldi ki, ömürlerinin yarisini cephede geçiren Padisahlarin, neden Misir’a kadar cihâda gidip de hacca varmadiklari da ileri sürülemez; zira ordunun basinda mücahid bir komutan olarak sefere giden padisahla, kendi sahsî ibadeti için üç ay memleketini yalniz birakan padisah bir tutulamaz. Bunun en müsahhas misâli II. Osman’a karsi askerin ve hatta halkin duydugu tepkidir. Islâm âlimleri, haccin sartlarindan olan yol emniyetini ihlal eden Karamita grubunun isyani sebebiyle, 326/937 tarihinden itibaren 20 yil kadar haccin farz olmadigini, çünkü yollarda anarsi yasanabilecegini ifade etmislerdir.
Özetle Osmanli Padisahlarina dinen bizzat hacca gitmeleri farz olmamistir. Ancak kendi yerlerine bedel olarak baskalarini mutlaka göndermislerdir. Ayrica Sultân Abdülaziz’in gizlice tebdil-i kiyafet ederek hacca gittigi söylenmektedir. Ancak elimizde bunu dogrulayacak bir vesika bulunmamaktadir .
Kaynak: Prof. Ahmet Akgündüz, Bilinmeyen Osmanli
İNGİLİZ OYUNU
Tarih boyunca İslam’a en büyük düşmanlığı İngilizlerin yapmış olduğunu görürüz. Günümüzde ise Amerika, yeni düşman addettiği İslam’a ve İslam dünyasına karşı ahlaksızca saldırırken İngilizler bu saldırılara ve Amerikan projelerine tam destek vermekte ve Amerika ile omuz omuza hareket etmektedirler. Bu yazımızda, Çanakkale savaşında İngilizlerin yaptığı alçaklıkların bazılarını inceleyecek ve bu alçaklıkların günümüzdeki versiyonlarına dikkat çekeceğiz.
İngilizler Çanakkale için sömürgeleri altında olan müslüman ülkelerden asker topluyorlardı. Saf müslümanları, “Sizin halifenizi Almanlar kaçırdı. Biz, sizin halifenizi kurtarmak için Almanlarla savaşıyoruz.” diyerek kandıran İngilizler, bu yalana kanmayan müslümanları, ailelerini öldürmekle tehdit ederek zorla cepheye sürdü. Gelmek istemeyenleri ise öldürdüler. İngiliz’in oyununa gelen müslüman askerler Çanakkale’de, Türklerle savaştıklarından habersiz harp ediyorlardı.
Bir bayram sabahı ilahî bir lütuf olarak Türk siperlerinin üzerini bulutlar kapamıştı. Düşmanın, siperlerimizi gözetleme imkanı ortadan kalkmıştı. Askerlerimiz çok sevinmişti. Zira bayram namazı kılmayı çok arzu ediyorlar fakat komutanları, toplu halde namaz kılmanın düşman için bulunmaz bir fırsat olacağını söyleyerek müsaade etmiyordu. Siperlerimiz bulutlarla kapandığına göre artık namaz kılınabilirdi. Komutanından erine hep beraber saf tuttular ve vecd içinde namaza durdular. Bayram namazını kıldıktan sonra hep bir ağızdan şevkle tekbir getirmeye başladılar. Bu sırada düşman siperlerinden gürültü, arkasından da silah sesleri gelmeye başladı. Meğer, kendileri gibi müslümanlarla savaştıklarını anlayan kandırılmış askerler, düşman siperlerinde karışıklık çıkarmışlardı. İngilizler de onların bir kısmını kurşuna dizmiş, bir kısmını da cephe gerisine çekmişti.
Müslüman askerleri kandırarak cepheye süren İngilizler, müslüman olmayan Avustralya, Yeni Zelanda gibi ülkeleri de propaganda yolu ile kandırıyordu. Hıristiyan devletlerine, dünyayı barbar Türklerden kurtarmanın zamanı gelmiştir, diyorlar. Bu savaşın aynı zamanda bir haçlı savaşı olduğunu ifade ediyorlardı. Avustralya ve Yeni Zelanda’dan gelen Anzak askerleri de İngilizler tarafından kandırılmıştı. Çanakkale savaşında Türklerin kahramanlığı gibi insanlığına da hayran kalan Anzak askerleri İngiliz kalleşinin gerçek yüzünü görüyordu. Nitekim İngilizler onlara “Türkler yamyamdır. İnsan eti yerler. Dünyayı bu yamyamlardan kurtarmak için savaşıyoruz” şeklinde propagandalar yapmışlardır. Fakat onlar cephede gördüler ki Mehmetçik kendi hayatını tehlikeye atarak düşman askerini kurtarabilecek kadar, kendi yaralı iken düşman askerinin yarasını sarabilecek kadar, kendi bayat ekmek yerken düşman esirine taze ekmek yedirebilecek kadar insanlığın zirvesindedir. Çanakkale’ye gelirken Türklerden nefret eden Anzaklar, Türklere hayran kalarak memleketlerine dönmüşlerdir.
İngilizlerin Çanakkale’de yaptıkları âdiliklerden birisi de kimyasal gaz kullanma teşebbüsleridir. Bu insanlık cinayeti, Lordlar Kamerasında Çörçil tarafından gündeme getirilmişti. Bunun bir insanlık suçu olduğu vurgulanınca Çörçil, “Türkler insan değildir. Bu yüzden gaz kullanmamızda bir sakınca yoktur” diyerek oradakileri ikna etmişti. Varillerle kimyasal gazlar gemilere yüklenip Çanakkale’ye sevk edildi. Rüzgar, mevsimin özelliğinden dolayı denizden karaya doğru esiyordu. Varillerin kapaklarını açacaklar, rüzgarın etkisiyle karaya doğru esen gazlar Türkleri zehirleyecekti. Fakat Müslüman Türk’e olan ilahî yardım İngilizlerin hesabını bozmuştu. Variller Çanakkale’ye ulaşınca rüzgar yön değiştirmiş, karadan denize doğru esmeye başlamıştı. Bu durum savaş boyunca devam etti.
Zehirli gaz kullanmaya muvaffak olamayan İngilizler başka bir kalleşliğe, başka bir insanlık suçuna imza atmayı başardılar. 28 Haziran 1915 gecesi direk, Sargı Yeri Hastanesini hedef alarak, çoğu parmağını bile kıpırdatamayacak kadar ağır yaralı olan 18.000 yaralı askerimizi şehit ettiler. Mehmetçiğimiz onların hastane gemilerinin hiçbirine tek kurşun bile atmazken, buna mukabil düşmanın yaralı askerlerini bile büyük bir şefkatle tedavi ederken İngilizler Ortaçağdan kalma vahşiliklerini pervasızca sergiliyorlardı. Bir savaş ve insanlık suçu işleyerek 18.000 savunmasız insanı katlediyorlardı.
Çanakkale’de İngilizler ve müttefikleri mağlup oldular. Savaş bitti, fakat İngiliz hilesi bitmedi. Savaştan sonra İngilizler Londra’nın iki önemli caddesine, Oxford ve Cambridge caddelerine birer heykel dikmişlerdi. Hâlen mevcut olan bu heykellerde, Osmanlı askerinin süngüsünün ucunda bir İngiliz askeri tasvir edilmekte ve altında şu ifadeler yazmaktadır: “Türkler, Çanakkale’de babanı böyle öldürdüler”
Şu ikiyüzlü İngilizlere bakın. Aldatmacaları ile yetmiş iki milleti peşlerine takıp dev zırhlılarla, dünyanın bir ucundan gelip ülkemizi işgal etmeye çalışıyorlar, her türlü imkansızlığa mukabil göğüslerindeki imanla savaşan Mehmetçiğe ölüm kusuyorlar, buna mukabil vatanını savunan Türkler hunhar, saldırgan İngilizler mazlum oluyor.
Bugün de yapılan şeyler dün yaşadıklarımızın benzeridir. Dünyanın bir ucundan kalkıp gelen Amerika ve İngiltere, Ortadoğu’yu işgal etmeye çalışmakta, buna mukabil ülkesini savunmaya çalışan bir avuç direnişçiye terörist damgasını vurmaktadırlar. Irak’ın işgalinde yeniden görüldüğü üzere öncelikle müslümanı müslümana kırdırmayı hedeflemektedirler. Bu yüzden etnik farklılıkları ve mezhep farklılıklarını ön plana çıkarmakta, müslümanların birbirine düşmesine çalışmaktadırlar. Dünyayı yanlarına alabilmek için müslüman ülkelerde kimyasal silah olduğunu ve bu ülkelerin dünya barışını tehdit ettiğini iddia etmektedirler. Halbuki dünyayı asıl tehdit eden kendileridir. Nitekim Amerika, Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombası atarak yüz binlerce masum insanı buharlaştırmış, İngiltere ise başarılı olamasa da Çanakkale’de gaz kullanmaya teşebbüs etmiştir. Kimyasal silah kullanmadan yana sabıka dosyaları kabarık olan saldırgan müttefikler, kendilerinin, dünyanın en korkunç kimyasal ve nükleer silahlarına sahip olmasında herhangi bir sakınca görmemekte buna mukabil bir müslüman ülkede bu silahların olabilme ihtimaline bile savaş açabilmektedir. Hayalî gerekçelerle müslüman ülkeleri işgal edebilmektedirler.
Gerek İngilizler, gerek Amerika ve gerekse diğer batılı devletler dün ne iseler bugün de aynısıdırlar. Tarihten ibret alıp yanlış adım atmamamız gerekmektedir. Maalesef bizim içimizde de Amerika, İngiltere ve batılı devletlerle hareket etmeyi savunan gafiller bulunmaktadır. Ziya Gökalp’in bu hususta öğüt veren şu dörtlüğü dikkat çekicidir:
Kardeş dalgın çıkma yola
Bir yol tut ki emin ola
Önde varsa bir İngiliz,
Gitme sakın, fena bir iz.
Şu gerçeği asla unutmayalım ki İngiliz’in, Amerika’nın veya AB’nin izinden gitmek bize az şey kazandıracak fakat çok şey kaybettirecektir. Kaybedeceğimiz şeylerin en büyüğü ise Müslümanlıkla ve Türklükle yoğrulmuş millî şahsiyetimiz olacaktır. Unutmayalım ki, millî şahsiyetini kaybeden milletler millî hakimiyetlerini de kaybetmiş demektir...
Kaynak: Ilkadim dergisi, 04/2005
İngilizler Çanakkale için sömürgeleri altında olan müslüman ülkelerden asker topluyorlardı. Saf müslümanları, “Sizin halifenizi Almanlar kaçırdı. Biz, sizin halifenizi kurtarmak için Almanlarla savaşıyoruz.” diyerek kandıran İngilizler, bu yalana kanmayan müslümanları, ailelerini öldürmekle tehdit ederek zorla cepheye sürdü. Gelmek istemeyenleri ise öldürdüler. İngiliz’in oyununa gelen müslüman askerler Çanakkale’de, Türklerle savaştıklarından habersiz harp ediyorlardı.
Bir bayram sabahı ilahî bir lütuf olarak Türk siperlerinin üzerini bulutlar kapamıştı. Düşmanın, siperlerimizi gözetleme imkanı ortadan kalkmıştı. Askerlerimiz çok sevinmişti. Zira bayram namazı kılmayı çok arzu ediyorlar fakat komutanları, toplu halde namaz kılmanın düşman için bulunmaz bir fırsat olacağını söyleyerek müsaade etmiyordu. Siperlerimiz bulutlarla kapandığına göre artık namaz kılınabilirdi. Komutanından erine hep beraber saf tuttular ve vecd içinde namaza durdular. Bayram namazını kıldıktan sonra hep bir ağızdan şevkle tekbir getirmeye başladılar. Bu sırada düşman siperlerinden gürültü, arkasından da silah sesleri gelmeye başladı. Meğer, kendileri gibi müslümanlarla savaştıklarını anlayan kandırılmış askerler, düşman siperlerinde karışıklık çıkarmışlardı. İngilizler de onların bir kısmını kurşuna dizmiş, bir kısmını da cephe gerisine çekmişti.
Müslüman askerleri kandırarak cepheye süren İngilizler, müslüman olmayan Avustralya, Yeni Zelanda gibi ülkeleri de propaganda yolu ile kandırıyordu. Hıristiyan devletlerine, dünyayı barbar Türklerden kurtarmanın zamanı gelmiştir, diyorlar. Bu savaşın aynı zamanda bir haçlı savaşı olduğunu ifade ediyorlardı. Avustralya ve Yeni Zelanda’dan gelen Anzak askerleri de İngilizler tarafından kandırılmıştı. Çanakkale savaşında Türklerin kahramanlığı gibi insanlığına da hayran kalan Anzak askerleri İngiliz kalleşinin gerçek yüzünü görüyordu. Nitekim İngilizler onlara “Türkler yamyamdır. İnsan eti yerler. Dünyayı bu yamyamlardan kurtarmak için savaşıyoruz” şeklinde propagandalar yapmışlardır. Fakat onlar cephede gördüler ki Mehmetçik kendi hayatını tehlikeye atarak düşman askerini kurtarabilecek kadar, kendi yaralı iken düşman askerinin yarasını sarabilecek kadar, kendi bayat ekmek yerken düşman esirine taze ekmek yedirebilecek kadar insanlığın zirvesindedir. Çanakkale’ye gelirken Türklerden nefret eden Anzaklar, Türklere hayran kalarak memleketlerine dönmüşlerdir.
İngilizlerin Çanakkale’de yaptıkları âdiliklerden birisi de kimyasal gaz kullanma teşebbüsleridir. Bu insanlık cinayeti, Lordlar Kamerasında Çörçil tarafından gündeme getirilmişti. Bunun bir insanlık suçu olduğu vurgulanınca Çörçil, “Türkler insan değildir. Bu yüzden gaz kullanmamızda bir sakınca yoktur” diyerek oradakileri ikna etmişti. Varillerle kimyasal gazlar gemilere yüklenip Çanakkale’ye sevk edildi. Rüzgar, mevsimin özelliğinden dolayı denizden karaya doğru esiyordu. Varillerin kapaklarını açacaklar, rüzgarın etkisiyle karaya doğru esen gazlar Türkleri zehirleyecekti. Fakat Müslüman Türk’e olan ilahî yardım İngilizlerin hesabını bozmuştu. Variller Çanakkale’ye ulaşınca rüzgar yön değiştirmiş, karadan denize doğru esmeye başlamıştı. Bu durum savaş boyunca devam etti.
Zehirli gaz kullanmaya muvaffak olamayan İngilizler başka bir kalleşliğe, başka bir insanlık suçuna imza atmayı başardılar. 28 Haziran 1915 gecesi direk, Sargı Yeri Hastanesini hedef alarak, çoğu parmağını bile kıpırdatamayacak kadar ağır yaralı olan 18.000 yaralı askerimizi şehit ettiler. Mehmetçiğimiz onların hastane gemilerinin hiçbirine tek kurşun bile atmazken, buna mukabil düşmanın yaralı askerlerini bile büyük bir şefkatle tedavi ederken İngilizler Ortaçağdan kalma vahşiliklerini pervasızca sergiliyorlardı. Bir savaş ve insanlık suçu işleyerek 18.000 savunmasız insanı katlediyorlardı.
Çanakkale’de İngilizler ve müttefikleri mağlup oldular. Savaş bitti, fakat İngiliz hilesi bitmedi. Savaştan sonra İngilizler Londra’nın iki önemli caddesine, Oxford ve Cambridge caddelerine birer heykel dikmişlerdi. Hâlen mevcut olan bu heykellerde, Osmanlı askerinin süngüsünün ucunda bir İngiliz askeri tasvir edilmekte ve altında şu ifadeler yazmaktadır: “Türkler, Çanakkale’de babanı böyle öldürdüler”
Şu ikiyüzlü İngilizlere bakın. Aldatmacaları ile yetmiş iki milleti peşlerine takıp dev zırhlılarla, dünyanın bir ucundan gelip ülkemizi işgal etmeye çalışıyorlar, her türlü imkansızlığa mukabil göğüslerindeki imanla savaşan Mehmetçiğe ölüm kusuyorlar, buna mukabil vatanını savunan Türkler hunhar, saldırgan İngilizler mazlum oluyor.
Bugün de yapılan şeyler dün yaşadıklarımızın benzeridir. Dünyanın bir ucundan kalkıp gelen Amerika ve İngiltere, Ortadoğu’yu işgal etmeye çalışmakta, buna mukabil ülkesini savunmaya çalışan bir avuç direnişçiye terörist damgasını vurmaktadırlar. Irak’ın işgalinde yeniden görüldüğü üzere öncelikle müslümanı müslümana kırdırmayı hedeflemektedirler. Bu yüzden etnik farklılıkları ve mezhep farklılıklarını ön plana çıkarmakta, müslümanların birbirine düşmesine çalışmaktadırlar. Dünyayı yanlarına alabilmek için müslüman ülkelerde kimyasal silah olduğunu ve bu ülkelerin dünya barışını tehdit ettiğini iddia etmektedirler. Halbuki dünyayı asıl tehdit eden kendileridir. Nitekim Amerika, Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombası atarak yüz binlerce masum insanı buharlaştırmış, İngiltere ise başarılı olamasa da Çanakkale’de gaz kullanmaya teşebbüs etmiştir. Kimyasal silah kullanmadan yana sabıka dosyaları kabarık olan saldırgan müttefikler, kendilerinin, dünyanın en korkunç kimyasal ve nükleer silahlarına sahip olmasında herhangi bir sakınca görmemekte buna mukabil bir müslüman ülkede bu silahların olabilme ihtimaline bile savaş açabilmektedir. Hayalî gerekçelerle müslüman ülkeleri işgal edebilmektedirler.
Gerek İngilizler, gerek Amerika ve gerekse diğer batılı devletler dün ne iseler bugün de aynısıdırlar. Tarihten ibret alıp yanlış adım atmamamız gerekmektedir. Maalesef bizim içimizde de Amerika, İngiltere ve batılı devletlerle hareket etmeyi savunan gafiller bulunmaktadır. Ziya Gökalp’in bu hususta öğüt veren şu dörtlüğü dikkat çekicidir:
Kardeş dalgın çıkma yola
Bir yol tut ki emin ola
Önde varsa bir İngiliz,
Gitme sakın, fena bir iz.
Şu gerçeği asla unutmayalım ki İngiliz’in, Amerika’nın veya AB’nin izinden gitmek bize az şey kazandıracak fakat çok şey kaybettirecektir. Kaybedeceğimiz şeylerin en büyüğü ise Müslümanlıkla ve Türklükle yoğrulmuş millî şahsiyetimiz olacaktır. Unutmayalım ki, millî şahsiyetini kaybeden milletler millî hakimiyetlerini de kaybetmiş demektir...
Kaynak: Ilkadim dergisi, 04/2005
27 Eylül 2008 Cumartesi
DOĞRU BİLDİĞİMİZ YANLIŞLAR
ilkçağ'da Anadolu'da egemenlik kuran Hitit Devleti'nin (MÖ:1900-MÖ:1200) yapısı Meşrutiyet değildir. Çünkü; devletin en önemli organlarından biri olan PANKUŞ Meclisi parlamento özelliğine sahip değildir. Bu meclis siyasal iktidarı kralla birlikte paylaşan 12 kent kralının yer aldığı krallar meclisidir
Osmanlı Devleti’nin Gerileme Dönemi’nin sona erme tarihinin 1792 Yaş Antlaşması’nın imzalanması değil, 1804 Sırp Ayaklanması olması gerekir.Çünkü; 1792 Yaş Antlaşması ile bağımsız bir devlet olan Kırım’ın Rusya’ya ait olduğunu Osmanlı Devleti kabul etmiştir. Oysa Kırım topraklarının Osmanlı Devleti’nden ayrılma tarihi 1774 Küçük Kaynarca Antlaşmasıdır. O halde Osmanlı Devleti’nden Müslümanların yaşadığı bir toprak parçasının koparılması esas alınacaksa bu tarih 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması olması gerekir.Oysa: Osmanlı Devleti’nde gerileme Dönemi’nden sonra gelen dönem Dağılma Dönemi’dir. Osmanlı Devleti’nin dağılması da Ulusçuluk ideolojisinin etkisiyle çıkan “bağımsızlık ve özgürlük” nitelikli ayaklanmalarla başlar. Ulusçuluk düşüncesinin etkisiyle çıkan ilk ayaklanma da 1804 Sırp Ayaklanması’dır. Yani Osmanlı Devleti’nin dağılma süreci bu ayaklanma ile başlar.
Osmanlı Devleti'nin Lale Devri'nde 1727 yılında Müslümanlar tarafından kullanılan matbaada dinsel kitapların bastırılmasının Şeyh-ül İslam tarafından yasaklanmasının nedeni, İstanbul'daki bir avuç hattatın işsiz kalmasını önlemek değil, İslam Dünyası'nda da Avrupa'daki gibi bir REFORM Eyleminden korkulmasıdır.
Yazının icat edilmesiyle Demir Çağı sona ermemiştir. Çünkü; yazı Tunç Çağının ortalarında MÖ:3200 yıllarında icat edilmiş, Demir Çağı ise MÖ: 1200 yıllarında başlamıştır.
Osmanlı Devleti’nin Gerileme Dönemi’nin sona erme tarihinin 1792 Yaş Antlaşması’nın imzalanması değil, 1804 Sırp Ayaklanması olması gerekir.Çünkü; 1792 Yaş Antlaşması ile bağımsız bir devlet olan Kırım’ın Rusya’ya ait olduğunu Osmanlı Devleti kabul etmiştir. Oysa Kırım topraklarının Osmanlı Devleti’nden ayrılma tarihi 1774 Küçük Kaynarca Antlaşmasıdır. O halde Osmanlı Devleti’nden Müslümanların yaşadığı bir toprak parçasının koparılması esas alınacaksa bu tarih 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması olması gerekir.Oysa: Osmanlı Devleti’nde gerileme Dönemi’nden sonra gelen dönem Dağılma Dönemi’dir. Osmanlı Devleti’nin dağılması da Ulusçuluk ideolojisinin etkisiyle çıkan “bağımsızlık ve özgürlük” nitelikli ayaklanmalarla başlar. Ulusçuluk düşüncesinin etkisiyle çıkan ilk ayaklanma da 1804 Sırp Ayaklanması’dır. Yani Osmanlı Devleti’nin dağılma süreci bu ayaklanma ile başlar.
Osmanlı Devleti'nin Lale Devri'nde 1727 yılında Müslümanlar tarafından kullanılan matbaada dinsel kitapların bastırılmasının Şeyh-ül İslam tarafından yasaklanmasının nedeni, İstanbul'daki bir avuç hattatın işsiz kalmasını önlemek değil, İslam Dünyası'nda da Avrupa'daki gibi bir REFORM Eyleminden korkulmasıdır.
Yazının icat edilmesiyle Demir Çağı sona ermemiştir. Çünkü; yazı Tunç Çağının ortalarında MÖ:3200 yıllarında icat edilmiş, Demir Çağı ise MÖ: 1200 yıllarında başlamıştır.
TARİHİ İLE TARİH
1967.07.Ocak
Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı bir açıklama yaptı; Türkiye`de 25 bin frengili,10 bin cüzamlı, 750 bin veremli var.
1967.21.Ocak
Türkiye Milli Talebe Federasyonu`nun beş yöneticisinin tutuklanması.
Sencer Güneşsoy, Baykan Kalaba, Naci Özdemir, Hüsnü Temiz, Kâzım Musa bir gün önce polis tarafından mühürlenen federasyon binasına girmek istemişlerdi.
1967.24.Ocak
Üniversite öğrencileri, Türkiye Milli Talebe Federasyonu`na karşı hükümetin tutumunu protesto ettiler. Ankara`da bir miting düzenlediler.
Türkiye Milli Talebe Federasyonu 19 Ocak günü polis tarafından mühürlenmiş, 21 Ocak günü de beş yöneticisi tutuklanmıştı.
1967.29.Ocak
Şair Hüseyin Korkmazgil’in tutuklanması.
Kızılırmak adlı şiir kitabında komünizm propagandası yapmakla "suçlandı".
1967.02.Şubat
Devlet Planlama Teşkilatı müsteşarlığına, Başbakanlık Özel Teknik Müşaviri Turgut Özal’ın getirilmesi.
1967.06.Şubat
Cumhuriyet Halk partisi Genel Başkan İsmet İnönü, "Demokratik rejimi, komünist düşmanlığı perdesi altında kuşa çevirmek isteyen dikta heveslilerine yardımcı olmayacağım," dedi
1967.06.Şubat
Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı`nın Batman Rafinerisi`nde grev başladı.
Greve, Türkiye Petrol-İş Sendikası üyesi 1900 işçi katıldı.
1967.13.Şubat
Türk-İş`den ayrılan Türkiye Maden-İş, Lastik-İş, Basın-İş ve Bağımsız Gıda-İş`inde aralarında bulunduğu sendikalar, Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu`nu kurdular.
Sendika başkanları yaptıkları açıklamada "Türk İşçi sınıfının çıkarları, hakları, özgürlükleri ve onuru için bir araya geldik " dediler.
1967.17.Şubat
Milli Eğitim Bakanlığı, Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) Genel Başkanı Feyzullah Ertuğrul`u Elazığ`ın bir köyüne öğretmen olarak atadı.
1967.18.Şubat
Milli Eğitim Bakanlığı bütçesi görüşüldü; 35 bin köyden 15 bininde okul olmadığı açıklandı.
1967.26.Şubat
Amerika Birleşik Devletleri 25 bin askerle Vietnam Kurtuluş Cephesine karşı saldırıya geçti.
1967.04.Mart
Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay kendisine "baba", "beyefendi", "Paşam" biçimlerinde hitap edilmesini yasakladı.
1967.04.Mart
CHP Gençlik Kolları bildirisinde, Turhan Feyzioğlu`nun başını çektiği "Sekizler"in partiden çıkarılması istendi.
1967.12.Mart
Cumhuriyet Halk Partisi’nin, 22 Şubat tarihli yazısında CHP`yi komünistlikle suçlayan Dünya gazetesi baş yazarı Falih Rıfkı Atay`ı mahkemeye vermesi.
1967.02.Nisan
Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın, Başkan Johnson`un davetlisi olarak Amerika Birleşik Devletleri`ne gitmesi.
Sunay`ın gezisinin ilk gecesinde Washington`daki Türk Elçilik binasına Ermeni eylemciler tarafından bomba atıldı.
1967.06.Nisan
Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreteri Bülent Ecevit Yozgat`ta konuştu: "Özel sektör eliyle kalkınma olası değildir. Özel sektör halkın sırtından geçinmeye alışmıştır. Gelip de Yozgat`ta bira fabrikası kurar mı? "
1967.11.Nisan
"Kadınlar ı-ıh derse" adlı oyunun İstanbul`da yasaklanması.
Başrol oyuncusu Lale Oraloğlu bu karar üzerine açlık grevine başladı .
1967.15.Nisan
New York ve San Fransisco`da, 200 bin kişinin düzenledikleri bir miting ile Vietnam Savaşı`nı protesto etmeleri.
1967.21.Nisan
Yunanistan`da askeri darbe.
Yorgo Papadopulos komutasında ABD tarafından desteklenen "Albaylar" yönetime el koydu.
1967.21.Nisan
Yunanistan`da bir darbe düzenleyen albaylar, kişi hak ve özgürlüklerini yok ederek demokratlar ve sosyalistler üzerinde baskı ve zulüm uygulamaya başladılar.
1967.12.Mayıs
Türkiye’de Güven Partisi ’nin kurulması
1967.05.Haziran
İsrail ile Arap ülkeleri arasında 6 gün savaşlarının başlaması
1967.07.Haziran
İsrail birliklerinin ABD’nin lojistik ve istihbarat bilgleri desteği ile Arap birliklerini yenilgiye uğratarak Kudüs’ü ele geçirmesi
1967.09.Ekim
Küba Devriminin önderlerinden, dünya devrimci hareketinin önde gelenlerinden Ernesto Che Guevara`nın Bolivya`da devlet güvenlik güçleri tarafından pusuya düşürülerek öldürülmesi
1967.14.Ekim
ABD’li müzisyen Joan Baez’ın, Vietnam`da sürdürülen savaşa karşı yaptığı konuşmalar nedeniyle Amerika’da tutuklanması.
1967.01.Kasım
Rum polisi, Kıbrıs Türk toplumu liderlerinden Rauf Denktaş`ı adaya gizlice girerken yakaladı ve tutukladı.
1967.07.Kasım
İstanbul Teknik Üniversitesi öğrencilerinin özel yüksek okulları protesto için boykota başlaması.
1967.19.Kasım
Türkiye ile Yunanistan arasında Kıbrıs gerginliği sürüyor.
Meclis hükümete ülke dışına asker gönderme yetkisi verdi. Donanma İmroz açıklarında alarmda.
1967.21.Kasım
Kıbrıs nedeniyle Türkiye -Yunanistan gerginliği sürüyor. Yunanistan, , "Silahlı bir çatışmadan kaçınarak sorunlarımızı görüşmeler yoluyla çözmeye hazırız" açıklamasını yaptı.
1967.24.Kasım
Türkiye’de Bakanlar Kurulu’nun, son dönem terhisleri silah altına çağırıldı. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Lyndon Johnson`ın Kıbrıs özel temsilcisi Cyrus Vance Türkiye`ye geldi.
1967.30.Kasım
Güney Yemen Halk Cumhuriyeti’nin kurulması.
1967.09.Aralık
Ankara`da üniversite öğrencilerinin "NATO`ya karşı direniş" mitingi düzenlemeleri.
1967.13.Aralık
Yunanistan Kralı Konstantin`in albaylara karşı darbe girişimi başarısız oldu.
Albaylar iktidarı devam etti. Kral ülkesini terk etmek zorunda kaldı.
1967.23.Aralık
Fransız düşünür Babeuf`un Devrim Yazıları adlı eserinin Türkçe`ye çevrilmesi kovuşturmaya uğramış ve kitap toplatılmıştı. Bu durumu protesto etmekten yargılanan aydınlar beraat etti.
1967.29.Aralık
Kıbrıs Türk toplumu adada ayrı bir yönetim ilan etti. Dr. Fazıl Küçük başkanlığında 10 kişilik bir kabine kuruldu
Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı bir açıklama yaptı; Türkiye`de 25 bin frengili,10 bin cüzamlı, 750 bin veremli var.
1967.21.Ocak
Türkiye Milli Talebe Federasyonu`nun beş yöneticisinin tutuklanması.
Sencer Güneşsoy, Baykan Kalaba, Naci Özdemir, Hüsnü Temiz, Kâzım Musa bir gün önce polis tarafından mühürlenen federasyon binasına girmek istemişlerdi.
1967.24.Ocak
Üniversite öğrencileri, Türkiye Milli Talebe Federasyonu`na karşı hükümetin tutumunu protesto ettiler. Ankara`da bir miting düzenlediler.
Türkiye Milli Talebe Federasyonu 19 Ocak günü polis tarafından mühürlenmiş, 21 Ocak günü de beş yöneticisi tutuklanmıştı.
1967.29.Ocak
Şair Hüseyin Korkmazgil’in tutuklanması.
Kızılırmak adlı şiir kitabında komünizm propagandası yapmakla "suçlandı".
1967.02.Şubat
Devlet Planlama Teşkilatı müsteşarlığına, Başbakanlık Özel Teknik Müşaviri Turgut Özal’ın getirilmesi.
1967.06.Şubat
Cumhuriyet Halk partisi Genel Başkan İsmet İnönü, "Demokratik rejimi, komünist düşmanlığı perdesi altında kuşa çevirmek isteyen dikta heveslilerine yardımcı olmayacağım," dedi
1967.06.Şubat
Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı`nın Batman Rafinerisi`nde grev başladı.
Greve, Türkiye Petrol-İş Sendikası üyesi 1900 işçi katıldı.
1967.13.Şubat
Türk-İş`den ayrılan Türkiye Maden-İş, Lastik-İş, Basın-İş ve Bağımsız Gıda-İş`inde aralarında bulunduğu sendikalar, Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu`nu kurdular.
Sendika başkanları yaptıkları açıklamada "Türk İşçi sınıfının çıkarları, hakları, özgürlükleri ve onuru için bir araya geldik " dediler.
1967.17.Şubat
Milli Eğitim Bakanlığı, Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) Genel Başkanı Feyzullah Ertuğrul`u Elazığ`ın bir köyüne öğretmen olarak atadı.
1967.18.Şubat
Milli Eğitim Bakanlığı bütçesi görüşüldü; 35 bin köyden 15 bininde okul olmadığı açıklandı.
1967.26.Şubat
Amerika Birleşik Devletleri 25 bin askerle Vietnam Kurtuluş Cephesine karşı saldırıya geçti.
1967.04.Mart
Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay kendisine "baba", "beyefendi", "Paşam" biçimlerinde hitap edilmesini yasakladı.
1967.04.Mart
CHP Gençlik Kolları bildirisinde, Turhan Feyzioğlu`nun başını çektiği "Sekizler"in partiden çıkarılması istendi.
1967.12.Mart
Cumhuriyet Halk Partisi’nin, 22 Şubat tarihli yazısında CHP`yi komünistlikle suçlayan Dünya gazetesi baş yazarı Falih Rıfkı Atay`ı mahkemeye vermesi.
1967.02.Nisan
Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın, Başkan Johnson`un davetlisi olarak Amerika Birleşik Devletleri`ne gitmesi.
Sunay`ın gezisinin ilk gecesinde Washington`daki Türk Elçilik binasına Ermeni eylemciler tarafından bomba atıldı.
1967.06.Nisan
Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreteri Bülent Ecevit Yozgat`ta konuştu: "Özel sektör eliyle kalkınma olası değildir. Özel sektör halkın sırtından geçinmeye alışmıştır. Gelip de Yozgat`ta bira fabrikası kurar mı? "
1967.11.Nisan
"Kadınlar ı-ıh derse" adlı oyunun İstanbul`da yasaklanması.
Başrol oyuncusu Lale Oraloğlu bu karar üzerine açlık grevine başladı .
1967.15.Nisan
New York ve San Fransisco`da, 200 bin kişinin düzenledikleri bir miting ile Vietnam Savaşı`nı protesto etmeleri.
1967.21.Nisan
Yunanistan`da askeri darbe.
Yorgo Papadopulos komutasında ABD tarafından desteklenen "Albaylar" yönetime el koydu.
1967.21.Nisan
Yunanistan`da bir darbe düzenleyen albaylar, kişi hak ve özgürlüklerini yok ederek demokratlar ve sosyalistler üzerinde baskı ve zulüm uygulamaya başladılar.
1967.12.Mayıs
Türkiye’de Güven Partisi ’nin kurulması
1967.05.Haziran
İsrail ile Arap ülkeleri arasında 6 gün savaşlarının başlaması
1967.07.Haziran
İsrail birliklerinin ABD’nin lojistik ve istihbarat bilgleri desteği ile Arap birliklerini yenilgiye uğratarak Kudüs’ü ele geçirmesi
1967.09.Ekim
Küba Devriminin önderlerinden, dünya devrimci hareketinin önde gelenlerinden Ernesto Che Guevara`nın Bolivya`da devlet güvenlik güçleri tarafından pusuya düşürülerek öldürülmesi
1967.14.Ekim
ABD’li müzisyen Joan Baez’ın, Vietnam`da sürdürülen savaşa karşı yaptığı konuşmalar nedeniyle Amerika’da tutuklanması.
1967.01.Kasım
Rum polisi, Kıbrıs Türk toplumu liderlerinden Rauf Denktaş`ı adaya gizlice girerken yakaladı ve tutukladı.
1967.07.Kasım
İstanbul Teknik Üniversitesi öğrencilerinin özel yüksek okulları protesto için boykota başlaması.
1967.19.Kasım
Türkiye ile Yunanistan arasında Kıbrıs gerginliği sürüyor.
Meclis hükümete ülke dışına asker gönderme yetkisi verdi. Donanma İmroz açıklarında alarmda.
1967.21.Kasım
Kıbrıs nedeniyle Türkiye -Yunanistan gerginliği sürüyor. Yunanistan, , "Silahlı bir çatışmadan kaçınarak sorunlarımızı görüşmeler yoluyla çözmeye hazırız" açıklamasını yaptı.
1967.24.Kasım
Türkiye’de Bakanlar Kurulu’nun, son dönem terhisleri silah altına çağırıldı. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Lyndon Johnson`ın Kıbrıs özel temsilcisi Cyrus Vance Türkiye`ye geldi.
1967.30.Kasım
Güney Yemen Halk Cumhuriyeti’nin kurulması.
1967.09.Aralık
Ankara`da üniversite öğrencilerinin "NATO`ya karşı direniş" mitingi düzenlemeleri.
1967.13.Aralık
Yunanistan Kralı Konstantin`in albaylara karşı darbe girişimi başarısız oldu.
Albaylar iktidarı devam etti. Kral ülkesini terk etmek zorunda kaldı.
1967.23.Aralık
Fransız düşünür Babeuf`un Devrim Yazıları adlı eserinin Türkçe`ye çevrilmesi kovuşturmaya uğramış ve kitap toplatılmıştı. Bu durumu protesto etmekten yargılanan aydınlar beraat etti.
1967.29.Aralık
Kıbrıs Türk toplumu adada ayrı bir yönetim ilan etti. Dr. Fazıl Küçük başkanlığında 10 kişilik bir kabine kuruldu
25 Eylül 2008 Perşembe
SULTAN 2. ABDÜLHAMİD'İN DOĞU POLİTİKASI
ABDÜLHAMİDİN DOĞU POLİTİKASI;
Panislamizm;
2. Abdülhamit, müslümanların kurtuluş ümitlerini Allah’a ve halifeye bağladıklarını düşünüyordu. Kendi ifadesiyle: “Halife’nin bir sözü müslümanları harekete geçirmeye kâfidir. Hilâfet müessesesinin varlığı nedeniyle sömürgelerinde milyonlarca müslüman bulunan İngiltere, Fransa, Rusya ve Hollanda karşısında kuvvetli durumdayız.”
Başta İngiltere olmak üzere hilafetin bu gücünden çekinen Avrupa devletleri ve Rusya, Osmanlı Devleti’ne olan baskılarını artırmıştır. 2. Abdülhamit bu baskıların sebebini o güne kadar uygulanan yanlış politikalarda görmekteydi. Ona göre devletin belli bir dış politikası yoktu. Avrupa’da oluşmakta olan yeni dengeler yakından takip edilememiş, Türk hariciyesi haysiyetli, bilgili ve tutarlı bir politika izleyememişti. Devletin yüce menfaatleri bu yanlış politikalar sebebiyle heder edilmişti. 2. Abdülhamit’in tahta geçer geçmez karşılaştığı bu ağır şartlar, O’nu yeni, şahsiyetli ve onurlu bir politika arayışına itti. Temsilcisi olduğu hilâfet makamını etkin bir şekilde kullanarak gerçekleştirdiği bu politikanın adı “İttihad-ı İslam” “Panislamizm”dir. 2. Abdülhamit’in bu konudaki amaçlarını üç esasta toplayabiliriz:
1- Devletin devamını sağlamak,
2- İslam dünyası’nın birliğini sağlamak,
3- Haçlı ruhunu ve sömürgeciliği mümkün olduğunca frenlemek.
2. Abdülhamit, Panislamist politikasını gerçekleştirmek için aşağıdaki faaliyetleri gerçekleştirmeye çalışmıştır.
* 1876’da ilan edilen 1. Meşrutiyet ile hazırlanan Kanun-i Esasi’ye “Zat-ı Hazret-i Padişahî Hasbe’l- Hilafe Din-i İslam’ın hâmîsidir.”(Madde 4) Yani “padişah, halifeliği sebebiyle İslam dini’nin koruyucusu ve bilcümle Osmanlı halkının hükümdar ve padişahıdır.” maddesini koydurmuştur.
Padişahın anayasaya bu maddeyi koydurmasındaki amacı, halife olması sebebiyle tüm dünya müslümanlarının koruyucusu/hâmîsi olduğunu ilan etmek, hilafet müessesesi ile müslümanlar arasındaki manevî rabıtayı güçlendirmek ve bunu dünya müslümanlarına hissettirmek istemesidir.
* Başta İngiltere olmak üzere diğer batılı ülkeler, hilafetin tesirini ortadan kaldırmak için başlattıkları propaganda ile hilafetin “Kureyş’ten olma” tartışmalarını gündeme getirmişlerdi. 2. Abdülhamit, bu olumsuz propagandayı engellemek; Osmanlı Halifeliği’nin meşru olduğunu ispatlamak için çok sayıda risale ve broşür yazdırarak muhtelif İslam ülkelerine dağıttırdı. Ayrıca 2. Abdülhamit İngiltere, Hindistan ve Mısır’daki bazı gazetelere halifeliğinin meşru olduğunu desteklemeleri için mâlî imkanlar hazırladı.
Filistin sorunu ve Siyonistler;
Siyonistlerin fikirsel altyapıları dini menşelidir. Onlara göre Nil’den Fırat’a kadar olan topraklar, kendilerine Allah tarafından vaat edilen kutsal yerlerdir. Bu yerler Osmanlının kontrolü altında olduğu için ve çalışmalar Osmanlı ve en zor dönemde tahta çıkan Abdülhamid üzerinde yoğunlaşmıştır. Ekonomisi çökmek üzere olan Osmanlının bu durumundan istifade etmeye çalışan Siyonistler II. Abdülhamid den para karşılığında buraları istemişlerdir. Muhtelif tarihlerde muhtelif kimseler vasıtasıyla yapılan hatta milyonlarca altın rüşvet teklifine kadar varan müracaatların tamamı, Abdülhamid tarafından reddedilmiştir. Bu faaliyetleri engellemek doğrultusunda sultan, Yahudilerin Osmanlı topraklarında mülk edinmelerini, arazi satın almalarını yasaklamıştır. Yahudi göçünü engellemek için her türlü imkânı kullanmış ve bunda da başarılı olmuştur.
ERMENİ MESELESİ;
Aydınlanma ve endüstrileşme sürecinin doğal sonucu olarak milliyetçilik akımları Avrupa da ortaya çıktığı için, ilk olarak Osmanlı imparatorluğunun batı ile yakın ilişkide bulunan öğelerini; Rumlar, Bulgarlar, Arnavutlar ve Ermeniler gibi cemaatleri etkilemiştir.
Ermeniler altı vilayeti istiyorlardı bu günkü 12 vilayetimizle bir ilçemizin toprakların bir Ermeni yurdu olması isteniyordu. Ermeniler altı vilayeti istiyorlardı bu günkü 12 vilayetimizle bir ilçemizin toprakların bir Ermeni yurdu olması isteniyordu. Ermenilerin bu isteğine sultan Abdülhamid’in cevabı “ Şarki Anadolu’yu muhtariyete götürecek ıslahatı kabul etmektense ölmeyi tercih ederim” diyerek bu konudaki tutumunu belli etmiştir. Ermeniler Abdülhamid’i bu tutumundan dolayı bağımsızlıkları önünde tek engel olarak telaki etmişlerdir ve sayısız faaliyette bulunmuşlardır. Bütün faaliyetler sonucunda sonunda Osmanlıya batılı devletlerin bastırmasıyla isyanların yoğun olduğu altı vilayette bir takım ıslahat önlemleri alınmasına karar verildi. Bu dönemde büyük devletler kendi derdine düştükleri için Ermeni meseleleri ile ilgili olarak fazla ısrarcı olamamışlardır. Fransa Almanya ile uzak doğuda da Rusya ile İngiltere anlaşmazlık içindeydiler, bu yüzden bitmemekle beraber, mesele şimdilik biraz daha sakinleşiyordu. Bu mesele yıllarca bitmeyecek ve günümüze dek sürecekti ve bu mesele Avrupalıların elinde Osmanlı’ya karşı kullanacakları bir koz olarak kalacaktı.
MISIR SİYASETİ:
Mısır 1882 yılında İngiliz işgaline uğramış ancak halen Osmanlı devleti sınırları içinde bulunuyordu. Şöyle ki, yönetim Hıdiv tarafından sağlanıyordu. Osmanlı ve İngiltere komisyonlar aracılığıyla yönetime katılıyorlardı. İngiltere Mısırı kontrolü altında bulundurmakla Süveyş kanalı ve Hindistan’ın güvenliğini sağlıyordu.II. Abdülhamid İngiltere’nin bu haksız işgalini uluslararası arenada gündeme getirip İngiltere’nin prestijini sarsmaya çalışıyordu. İngiltere Panislamizm politikasının sebeplerini açıkladığımız bölümde de değindiğimiz gibi Mısır’ı, kullandığı şeyhler aracılıyla ve giriştiği yoğun propaganda faaliyetleriyle halifeden koparmaya çalışıyordu. II. Abdülhamid’in de bu kötü faaliyetlere karşı propaganda olarak bazı Mısır gazetelerini satın alıp İngilizler aleyhine propagandaya başladığını görüyoruz. 1885’de Babıâli ile yapılan bir antlaşma ile İngiltere’nin Mısırdaki durumu resmiyet kazandı. Güya işlerin başında hep Mısırlılar vardı, oysa aslında işi yürütenler, başta İngiliz yüksek komiseri ve İngiliz danışmanlarıydı.
ARABİSTAN SİYASETİ:
Tanzimat döneminde uygulanan reformlar, İngiliz ajanlarının propaganda sonucu Arabistan da Osmanlının gâvurlaştığı şeklinde algılanmıştır. Yerel yöneticiler (İngilizlerin etkisiyle) halkı halifeye karşı ayaklandırıp, milliyetçilik fikirlerini yayıyordu padişah ta bu propagandaları etkisiz kılmak için hilafeti ön plana çıkararak devletin dini kimliğini sık sık vurguluyordu. Osmanlı yönetimi bu bölgede ki dini yapılara önem vererek, yüksek miktarda paralar harcıyorlardı. Böylece halkın gözünde bozulan imajda düzeltilmeye çalışılıyordu.
DOĞU’YA UZANAN RAYLAR (DEMİRYOLLARI):
19.yy. sonlarında Almanlar artık Osmanlı’nın zenginliklerinden istifade etmeye başladılar. Bu doğrultuda faaliyete geçtiler. Biraz geç kalmış olmakla beraber (o dönemde madencilik ve ulaştırma alanlarında mevcut yerler İngilizler ve Fransızlar tarafından paylaşılmıştı) Anadolu ve özellikle Mezopotamya’nın zenginlikleri Alman yatırımcıların dikkatlerini celb etmekteydi. Fakat buralardan iyi bir şekilde istifade etmek için büyük bir yatırımın yapılması gerekliydi, bu amaçla Bağdat-Basra’ya kadar uzanacak olan demiryolu projesinin sahneye çıktığını görmekteyiz.
BAĞDAT DEMİRYOLU:
6 Ekim 1888’de Alman devlet bankası Anadolu demiryolları kumpanyasını kurarak, Osmanlıdaki ilk Alman demiryolu taşımacılığını başlatmıştır. Bu ilk proje İzmit-Haydarpaşa arasında yapılmakta idi, daha sonra İzmit-Ankara arasındaki demiryolu inşaat projesi Almanlara verilmiştir. Bu demiryolu projesi daha sonra Bağdat’a kadar uzatılmıştır. Böylece Bağdat demiryolu adını alacak olan proje başlamıştır.
HİCAZ DEMİRYOLU:
Büyük ölçüde gerçekleşen projelerden biri hicaz demiryolu projesidir.Hicaz demiryolu, Şam’ı Medine’ye, Havra’nı da Darayı da Hayfa yolu ile denize bağlar. Tamamı devlet malı olarak Anadolu sermaye ve teknolojisiyle gerçekleşmiştir. Amaç hac zamanı Medine’ye ulaşımı kolaylaştırmak, böylece halifenin dünya Müslümanları gözündeki prestijini arttırmaktı.
HİNDİSTANDA İZLENEN POLİTİKA;
HİNDİSATAN’A YÖNELİK OSMANLI FAALİYETLERİ
1880’lere doğru, Osmanlı İmparatorluğunda İngilizlere karşı 93 Harbi sırasındaki tavırlarından dolayı bir kırgınlık vardı. Bu duygular kısa süre içerisinde etkisini Hindistan da hissettirdi ve Müslümanlar Osmanlıları bir başka coşkuyla desteklemeye başladılar. İngiltere bu durumdan endişe duyuyor ve İkinci Abdülhamit’i Pan-İslamcı davranmakla suçluyordu. Buna karşı İkinci Abdülhamid Hindistan Müslümanlarını kışkırtmadığına dair İngiliz Hükümetine teminat veriyordu.1881’de Fransızların Tunus’u ilhakı ile 1882’de İngilizlerin Mısır’ı işgali, Ermeni meselesi dolayısıyla Batının Osmanlılara tavır takınması ve Girit meselesi yüzünden Osmanlı-Yunan savaşını Osmanlının kazanmasının sevinci, Hindistan Müslümanlarını Osmanlılara yaklaştırıp, İngilizlere karşı nefret oluşturdu ve ayaklanmalarına sebep oldu. İkinci Abdülhamid’in, Müslümanların da desteğini alarak Hicaz demiryolunu inşa ettirmesi büyük sevinç meydana getirdi. Ama Jön Türklerin ihtilali ve bir yıl sonra İkinci Abdülhamit’in tahttan indirilmesi sevincin uzun sürmesini engelledi.
UZAK DOĞU POLİTİKASI;
JAPONYA:
Abdülhamid, Doğu milletlerinden biri olan Japonların bas döndürücü terakki hamlelerini büyük bir merakla takip ediyor, vatanına ait yükseltme sırlarından belki onların vaziyetinde kendi eliyle çözebileceği bir mana arıyordu. Abdülhamid, Japonya’nın özellikle Rusya karşısında başarılı olacağını öngörmüş, çıkacak bir savaşta Rusları yenilgiye uğratabileceğini tahmin etmişti. O, Japonya’nın özellikle Rusya karşısında sadık ve dost bir müttefik olacağına inanıyordu.Japonya ya gönderilen temsilciler üst düzey Japon yöneticilerle çeşitli görüşmeler yapmış, çevreden gelen Müslüman heyetleri ile görüşmeler yapılmıştır. Bu olay Hollanda’nın tepkisine neden olmuş, Hollanda yönetimi Osmanlı aleyhine propaganda yapmaya başlamıştır. Bu temsilcileri götüren Ertuğrul firkateyni dönüşte bir tayfuna yakalanmış ve batmıştır. II. Abdülhamid bundan sonra bir süre ilişkileri yavaşlatmıştır.
ÇİNDEKİ FAALİYETLER;
Demografik yapı itibariyle stratejik öneme sahip olan Çin Osmanlı için önemli bir yerdi. Şöyle ki; Çin de yüz milyondan fazla Müslüman yaşıyordu. Bunlar halifeye bağlı olmakla beraber bu sadece formalite icabı olan bir bağlılıktı çünkü halife ile Çin Müslümanları arasında somut bir bağ yoktu. Abdülhamid buradaki Müslümanlarla ilişki kurma niyetindeydi. Tabi bu niyette Çin’deki Müslümanların talepleri de etkili olmuştur. Çinli Müslümanlar eğitim düzeylerinin ve eğitim yatırımlarının gayet düşük bir düzeyde olduğundan şikâyetle, sultan Abdülhamid den yardım isterler. Üniversite ayarında bir okul yapsanız biz burada gençlerimizi okutsak, kaliteli, dünya bilgileriyle mücehhez insanlar yetişse diye talepte bulunurlar. Abdülhamid de bu talebi olumlu karşılar, çalışmalara başlanır. Ve 1908 yılı başlarında Pekinde Hamidiye Üniversitesi açılarak eğitim zilini çalar. Aslında bu yoldaki talepler Abdülhamid’in ittihadı İslam siyaseti için de birer fırsattı padişah bu yolla hem oradaki Müslümanları halifeye bağlıyor hem de kendi İslam birliği siyaseti doğrultusunda bir adım daha atmış oluyordu. İşte Abdülhamid Çin Müslümanlarını önemsiyor ve onlarında halifeliği önemsemesi için elinden geleni yapıyordu ve dünya Müslümanları gözünde sadece kendisinin değil halifeliğin ve Osmanlının prestijini artırmayı planlıyordu.
Panislamizm;
2. Abdülhamit, müslümanların kurtuluş ümitlerini Allah’a ve halifeye bağladıklarını düşünüyordu. Kendi ifadesiyle: “Halife’nin bir sözü müslümanları harekete geçirmeye kâfidir. Hilâfet müessesesinin varlığı nedeniyle sömürgelerinde milyonlarca müslüman bulunan İngiltere, Fransa, Rusya ve Hollanda karşısında kuvvetli durumdayız.”
Başta İngiltere olmak üzere hilafetin bu gücünden çekinen Avrupa devletleri ve Rusya, Osmanlı Devleti’ne olan baskılarını artırmıştır. 2. Abdülhamit bu baskıların sebebini o güne kadar uygulanan yanlış politikalarda görmekteydi. Ona göre devletin belli bir dış politikası yoktu. Avrupa’da oluşmakta olan yeni dengeler yakından takip edilememiş, Türk hariciyesi haysiyetli, bilgili ve tutarlı bir politika izleyememişti. Devletin yüce menfaatleri bu yanlış politikalar sebebiyle heder edilmişti. 2. Abdülhamit’in tahta geçer geçmez karşılaştığı bu ağır şartlar, O’nu yeni, şahsiyetli ve onurlu bir politika arayışına itti. Temsilcisi olduğu hilâfet makamını etkin bir şekilde kullanarak gerçekleştirdiği bu politikanın adı “İttihad-ı İslam” “Panislamizm”dir. 2. Abdülhamit’in bu konudaki amaçlarını üç esasta toplayabiliriz:
1- Devletin devamını sağlamak,
2- İslam dünyası’nın birliğini sağlamak,
3- Haçlı ruhunu ve sömürgeciliği mümkün olduğunca frenlemek.
2. Abdülhamit, Panislamist politikasını gerçekleştirmek için aşağıdaki faaliyetleri gerçekleştirmeye çalışmıştır.
* 1876’da ilan edilen 1. Meşrutiyet ile hazırlanan Kanun-i Esasi’ye “Zat-ı Hazret-i Padişahî Hasbe’l- Hilafe Din-i İslam’ın hâmîsidir.”(Madde 4) Yani “padişah, halifeliği sebebiyle İslam dini’nin koruyucusu ve bilcümle Osmanlı halkının hükümdar ve padişahıdır.” maddesini koydurmuştur.
Padişahın anayasaya bu maddeyi koydurmasındaki amacı, halife olması sebebiyle tüm dünya müslümanlarının koruyucusu/hâmîsi olduğunu ilan etmek, hilafet müessesesi ile müslümanlar arasındaki manevî rabıtayı güçlendirmek ve bunu dünya müslümanlarına hissettirmek istemesidir.
* Başta İngiltere olmak üzere diğer batılı ülkeler, hilafetin tesirini ortadan kaldırmak için başlattıkları propaganda ile hilafetin “Kureyş’ten olma” tartışmalarını gündeme getirmişlerdi. 2. Abdülhamit, bu olumsuz propagandayı engellemek; Osmanlı Halifeliği’nin meşru olduğunu ispatlamak için çok sayıda risale ve broşür yazdırarak muhtelif İslam ülkelerine dağıttırdı. Ayrıca 2. Abdülhamit İngiltere, Hindistan ve Mısır’daki bazı gazetelere halifeliğinin meşru olduğunu desteklemeleri için mâlî imkanlar hazırladı.
Filistin sorunu ve Siyonistler;
Siyonistlerin fikirsel altyapıları dini menşelidir. Onlara göre Nil’den Fırat’a kadar olan topraklar, kendilerine Allah tarafından vaat edilen kutsal yerlerdir. Bu yerler Osmanlının kontrolü altında olduğu için ve çalışmalar Osmanlı ve en zor dönemde tahta çıkan Abdülhamid üzerinde yoğunlaşmıştır. Ekonomisi çökmek üzere olan Osmanlının bu durumundan istifade etmeye çalışan Siyonistler II. Abdülhamid den para karşılığında buraları istemişlerdir. Muhtelif tarihlerde muhtelif kimseler vasıtasıyla yapılan hatta milyonlarca altın rüşvet teklifine kadar varan müracaatların tamamı, Abdülhamid tarafından reddedilmiştir. Bu faaliyetleri engellemek doğrultusunda sultan, Yahudilerin Osmanlı topraklarında mülk edinmelerini, arazi satın almalarını yasaklamıştır. Yahudi göçünü engellemek için her türlü imkânı kullanmış ve bunda da başarılı olmuştur.
ERMENİ MESELESİ;
Aydınlanma ve endüstrileşme sürecinin doğal sonucu olarak milliyetçilik akımları Avrupa da ortaya çıktığı için, ilk olarak Osmanlı imparatorluğunun batı ile yakın ilişkide bulunan öğelerini; Rumlar, Bulgarlar, Arnavutlar ve Ermeniler gibi cemaatleri etkilemiştir.
Ermeniler altı vilayeti istiyorlardı bu günkü 12 vilayetimizle bir ilçemizin toprakların bir Ermeni yurdu olması isteniyordu. Ermeniler altı vilayeti istiyorlardı bu günkü 12 vilayetimizle bir ilçemizin toprakların bir Ermeni yurdu olması isteniyordu. Ermenilerin bu isteğine sultan Abdülhamid’in cevabı “ Şarki Anadolu’yu muhtariyete götürecek ıslahatı kabul etmektense ölmeyi tercih ederim” diyerek bu konudaki tutumunu belli etmiştir. Ermeniler Abdülhamid’i bu tutumundan dolayı bağımsızlıkları önünde tek engel olarak telaki etmişlerdir ve sayısız faaliyette bulunmuşlardır. Bütün faaliyetler sonucunda sonunda Osmanlıya batılı devletlerin bastırmasıyla isyanların yoğun olduğu altı vilayette bir takım ıslahat önlemleri alınmasına karar verildi. Bu dönemde büyük devletler kendi derdine düştükleri için Ermeni meseleleri ile ilgili olarak fazla ısrarcı olamamışlardır. Fransa Almanya ile uzak doğuda da Rusya ile İngiltere anlaşmazlık içindeydiler, bu yüzden bitmemekle beraber, mesele şimdilik biraz daha sakinleşiyordu. Bu mesele yıllarca bitmeyecek ve günümüze dek sürecekti ve bu mesele Avrupalıların elinde Osmanlı’ya karşı kullanacakları bir koz olarak kalacaktı.
MISIR SİYASETİ:
Mısır 1882 yılında İngiliz işgaline uğramış ancak halen Osmanlı devleti sınırları içinde bulunuyordu. Şöyle ki, yönetim Hıdiv tarafından sağlanıyordu. Osmanlı ve İngiltere komisyonlar aracılığıyla yönetime katılıyorlardı. İngiltere Mısırı kontrolü altında bulundurmakla Süveyş kanalı ve Hindistan’ın güvenliğini sağlıyordu.II. Abdülhamid İngiltere’nin bu haksız işgalini uluslararası arenada gündeme getirip İngiltere’nin prestijini sarsmaya çalışıyordu. İngiltere Panislamizm politikasının sebeplerini açıkladığımız bölümde de değindiğimiz gibi Mısır’ı, kullandığı şeyhler aracılıyla ve giriştiği yoğun propaganda faaliyetleriyle halifeden koparmaya çalışıyordu. II. Abdülhamid’in de bu kötü faaliyetlere karşı propaganda olarak bazı Mısır gazetelerini satın alıp İngilizler aleyhine propagandaya başladığını görüyoruz. 1885’de Babıâli ile yapılan bir antlaşma ile İngiltere’nin Mısırdaki durumu resmiyet kazandı. Güya işlerin başında hep Mısırlılar vardı, oysa aslında işi yürütenler, başta İngiliz yüksek komiseri ve İngiliz danışmanlarıydı.
ARABİSTAN SİYASETİ:
Tanzimat döneminde uygulanan reformlar, İngiliz ajanlarının propaganda sonucu Arabistan da Osmanlının gâvurlaştığı şeklinde algılanmıştır. Yerel yöneticiler (İngilizlerin etkisiyle) halkı halifeye karşı ayaklandırıp, milliyetçilik fikirlerini yayıyordu padişah ta bu propagandaları etkisiz kılmak için hilafeti ön plana çıkararak devletin dini kimliğini sık sık vurguluyordu. Osmanlı yönetimi bu bölgede ki dini yapılara önem vererek, yüksek miktarda paralar harcıyorlardı. Böylece halkın gözünde bozulan imajda düzeltilmeye çalışılıyordu.
DOĞU’YA UZANAN RAYLAR (DEMİRYOLLARI):
19.yy. sonlarında Almanlar artık Osmanlı’nın zenginliklerinden istifade etmeye başladılar. Bu doğrultuda faaliyete geçtiler. Biraz geç kalmış olmakla beraber (o dönemde madencilik ve ulaştırma alanlarında mevcut yerler İngilizler ve Fransızlar tarafından paylaşılmıştı) Anadolu ve özellikle Mezopotamya’nın zenginlikleri Alman yatırımcıların dikkatlerini celb etmekteydi. Fakat buralardan iyi bir şekilde istifade etmek için büyük bir yatırımın yapılması gerekliydi, bu amaçla Bağdat-Basra’ya kadar uzanacak olan demiryolu projesinin sahneye çıktığını görmekteyiz.
BAĞDAT DEMİRYOLU:
6 Ekim 1888’de Alman devlet bankası Anadolu demiryolları kumpanyasını kurarak, Osmanlıdaki ilk Alman demiryolu taşımacılığını başlatmıştır. Bu ilk proje İzmit-Haydarpaşa arasında yapılmakta idi, daha sonra İzmit-Ankara arasındaki demiryolu inşaat projesi Almanlara verilmiştir. Bu demiryolu projesi daha sonra Bağdat’a kadar uzatılmıştır. Böylece Bağdat demiryolu adını alacak olan proje başlamıştır.
HİCAZ DEMİRYOLU:
Büyük ölçüde gerçekleşen projelerden biri hicaz demiryolu projesidir.Hicaz demiryolu, Şam’ı Medine’ye, Havra’nı da Darayı da Hayfa yolu ile denize bağlar. Tamamı devlet malı olarak Anadolu sermaye ve teknolojisiyle gerçekleşmiştir. Amaç hac zamanı Medine’ye ulaşımı kolaylaştırmak, böylece halifenin dünya Müslümanları gözündeki prestijini arttırmaktı.
HİNDİSTANDA İZLENEN POLİTİKA;
HİNDİSATAN’A YÖNELİK OSMANLI FAALİYETLERİ
1880’lere doğru, Osmanlı İmparatorluğunda İngilizlere karşı 93 Harbi sırasındaki tavırlarından dolayı bir kırgınlık vardı. Bu duygular kısa süre içerisinde etkisini Hindistan da hissettirdi ve Müslümanlar Osmanlıları bir başka coşkuyla desteklemeye başladılar. İngiltere bu durumdan endişe duyuyor ve İkinci Abdülhamit’i Pan-İslamcı davranmakla suçluyordu. Buna karşı İkinci Abdülhamid Hindistan Müslümanlarını kışkırtmadığına dair İngiliz Hükümetine teminat veriyordu.1881’de Fransızların Tunus’u ilhakı ile 1882’de İngilizlerin Mısır’ı işgali, Ermeni meselesi dolayısıyla Batının Osmanlılara tavır takınması ve Girit meselesi yüzünden Osmanlı-Yunan savaşını Osmanlının kazanmasının sevinci, Hindistan Müslümanlarını Osmanlılara yaklaştırıp, İngilizlere karşı nefret oluşturdu ve ayaklanmalarına sebep oldu. İkinci Abdülhamid’in, Müslümanların da desteğini alarak Hicaz demiryolunu inşa ettirmesi büyük sevinç meydana getirdi. Ama Jön Türklerin ihtilali ve bir yıl sonra İkinci Abdülhamit’in tahttan indirilmesi sevincin uzun sürmesini engelledi.
UZAK DOĞU POLİTİKASI;
JAPONYA:
Abdülhamid, Doğu milletlerinden biri olan Japonların bas döndürücü terakki hamlelerini büyük bir merakla takip ediyor, vatanına ait yükseltme sırlarından belki onların vaziyetinde kendi eliyle çözebileceği bir mana arıyordu. Abdülhamid, Japonya’nın özellikle Rusya karşısında başarılı olacağını öngörmüş, çıkacak bir savaşta Rusları yenilgiye uğratabileceğini tahmin etmişti. O, Japonya’nın özellikle Rusya karşısında sadık ve dost bir müttefik olacağına inanıyordu.Japonya ya gönderilen temsilciler üst düzey Japon yöneticilerle çeşitli görüşmeler yapmış, çevreden gelen Müslüman heyetleri ile görüşmeler yapılmıştır. Bu olay Hollanda’nın tepkisine neden olmuş, Hollanda yönetimi Osmanlı aleyhine propaganda yapmaya başlamıştır. Bu temsilcileri götüren Ertuğrul firkateyni dönüşte bir tayfuna yakalanmış ve batmıştır. II. Abdülhamid bundan sonra bir süre ilişkileri yavaşlatmıştır.
ÇİNDEKİ FAALİYETLER;
Demografik yapı itibariyle stratejik öneme sahip olan Çin Osmanlı için önemli bir yerdi. Şöyle ki; Çin de yüz milyondan fazla Müslüman yaşıyordu. Bunlar halifeye bağlı olmakla beraber bu sadece formalite icabı olan bir bağlılıktı çünkü halife ile Çin Müslümanları arasında somut bir bağ yoktu. Abdülhamid buradaki Müslümanlarla ilişki kurma niyetindeydi. Tabi bu niyette Çin’deki Müslümanların talepleri de etkili olmuştur. Çinli Müslümanlar eğitim düzeylerinin ve eğitim yatırımlarının gayet düşük bir düzeyde olduğundan şikâyetle, sultan Abdülhamid den yardım isterler. Üniversite ayarında bir okul yapsanız biz burada gençlerimizi okutsak, kaliteli, dünya bilgileriyle mücehhez insanlar yetişse diye talepte bulunurlar. Abdülhamid de bu talebi olumlu karşılar, çalışmalara başlanır. Ve 1908 yılı başlarında Pekinde Hamidiye Üniversitesi açılarak eğitim zilini çalar. Aslında bu yoldaki talepler Abdülhamid’in ittihadı İslam siyaseti için de birer fırsattı padişah bu yolla hem oradaki Müslümanları halifeye bağlıyor hem de kendi İslam birliği siyaseti doğrultusunda bir adım daha atmış oluyordu. İşte Abdülhamid Çin Müslümanlarını önemsiyor ve onlarında halifeliği önemsemesi için elinden geleni yapıyordu ve dünya Müslümanları gözünde sadece kendisinin değil halifeliğin ve Osmanlının prestijini artırmayı planlıyordu.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)