ilkçağ'da Anadolu'da egemenlik kuran Hitit Devleti'nin (MÖ:1900-MÖ:1200) yapısı Meşrutiyet değildir. Çünkü; devletin en önemli organlarından biri olan PANKUŞ Meclisi parlamento özelliğine sahip değildir. Bu meclis siyasal iktidarı kralla birlikte paylaşan 12 kent kralının yer aldığı krallar meclisidir
Osmanlı Devleti’nin Gerileme Dönemi’nin sona erme tarihinin 1792 Yaş Antlaşması’nın imzalanması değil, 1804 Sırp Ayaklanması olması gerekir.Çünkü; 1792 Yaş Antlaşması ile bağımsız bir devlet olan Kırım’ın Rusya’ya ait olduğunu Osmanlı Devleti kabul etmiştir. Oysa Kırım topraklarının Osmanlı Devleti’nden ayrılma tarihi 1774 Küçük Kaynarca Antlaşmasıdır. O halde Osmanlı Devleti’nden Müslümanların yaşadığı bir toprak parçasının koparılması esas alınacaksa bu tarih 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması olması gerekir.Oysa: Osmanlı Devleti’nde gerileme Dönemi’nden sonra gelen dönem Dağılma Dönemi’dir. Osmanlı Devleti’nin dağılması da Ulusçuluk ideolojisinin etkisiyle çıkan “bağımsızlık ve özgürlük” nitelikli ayaklanmalarla başlar. Ulusçuluk düşüncesinin etkisiyle çıkan ilk ayaklanma da 1804 Sırp Ayaklanması’dır. Yani Osmanlı Devleti’nin dağılma süreci bu ayaklanma ile başlar.
Osmanlı Devleti'nin Lale Devri'nde 1727 yılında Müslümanlar tarafından kullanılan matbaada dinsel kitapların bastırılmasının Şeyh-ül İslam tarafından yasaklanmasının nedeni, İstanbul'daki bir avuç hattatın işsiz kalmasını önlemek değil, İslam Dünyası'nda da Avrupa'daki gibi bir REFORM Eyleminden korkulmasıdır.
Yazının icat edilmesiyle Demir Çağı sona ermemiştir. Çünkü; yazı Tunç Çağının ortalarında MÖ:3200 yıllarında icat edilmiş, Demir Çağı ise MÖ: 1200 yıllarında başlamıştır.
MEVZUBAHİS VATASA GERİSİ TEFERRUATTIR
FİGEN FIRTINA
27 Eylül 2008 Cumartesi
TARİHİ İLE TARİH
1967.07.Ocak
Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı bir açıklama yaptı; Türkiye`de 25 bin frengili,10 bin cüzamlı, 750 bin veremli var.
1967.21.Ocak
Türkiye Milli Talebe Federasyonu`nun beş yöneticisinin tutuklanması.
Sencer Güneşsoy, Baykan Kalaba, Naci Özdemir, Hüsnü Temiz, Kâzım Musa bir gün önce polis tarafından mühürlenen federasyon binasına girmek istemişlerdi.
1967.24.Ocak
Üniversite öğrencileri, Türkiye Milli Talebe Federasyonu`na karşı hükümetin tutumunu protesto ettiler. Ankara`da bir miting düzenlediler.
Türkiye Milli Talebe Federasyonu 19 Ocak günü polis tarafından mühürlenmiş, 21 Ocak günü de beş yöneticisi tutuklanmıştı.
1967.29.Ocak
Şair Hüseyin Korkmazgil’in tutuklanması.
Kızılırmak adlı şiir kitabında komünizm propagandası yapmakla "suçlandı".
1967.02.Şubat
Devlet Planlama Teşkilatı müsteşarlığına, Başbakanlık Özel Teknik Müşaviri Turgut Özal’ın getirilmesi.
1967.06.Şubat
Cumhuriyet Halk partisi Genel Başkan İsmet İnönü, "Demokratik rejimi, komünist düşmanlığı perdesi altında kuşa çevirmek isteyen dikta heveslilerine yardımcı olmayacağım," dedi
1967.06.Şubat
Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı`nın Batman Rafinerisi`nde grev başladı.
Greve, Türkiye Petrol-İş Sendikası üyesi 1900 işçi katıldı.
1967.13.Şubat
Türk-İş`den ayrılan Türkiye Maden-İş, Lastik-İş, Basın-İş ve Bağımsız Gıda-İş`inde aralarında bulunduğu sendikalar, Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu`nu kurdular.
Sendika başkanları yaptıkları açıklamada "Türk İşçi sınıfının çıkarları, hakları, özgürlükleri ve onuru için bir araya geldik " dediler.
1967.17.Şubat
Milli Eğitim Bakanlığı, Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) Genel Başkanı Feyzullah Ertuğrul`u Elazığ`ın bir köyüne öğretmen olarak atadı.
1967.18.Şubat
Milli Eğitim Bakanlığı bütçesi görüşüldü; 35 bin köyden 15 bininde okul olmadığı açıklandı.
1967.26.Şubat
Amerika Birleşik Devletleri 25 bin askerle Vietnam Kurtuluş Cephesine karşı saldırıya geçti.
1967.04.Mart
Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay kendisine "baba", "beyefendi", "Paşam" biçimlerinde hitap edilmesini yasakladı.
1967.04.Mart
CHP Gençlik Kolları bildirisinde, Turhan Feyzioğlu`nun başını çektiği "Sekizler"in partiden çıkarılması istendi.
1967.12.Mart
Cumhuriyet Halk Partisi’nin, 22 Şubat tarihli yazısında CHP`yi komünistlikle suçlayan Dünya gazetesi baş yazarı Falih Rıfkı Atay`ı mahkemeye vermesi.
1967.02.Nisan
Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın, Başkan Johnson`un davetlisi olarak Amerika Birleşik Devletleri`ne gitmesi.
Sunay`ın gezisinin ilk gecesinde Washington`daki Türk Elçilik binasına Ermeni eylemciler tarafından bomba atıldı.
1967.06.Nisan
Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreteri Bülent Ecevit Yozgat`ta konuştu: "Özel sektör eliyle kalkınma olası değildir. Özel sektör halkın sırtından geçinmeye alışmıştır. Gelip de Yozgat`ta bira fabrikası kurar mı? "
1967.11.Nisan
"Kadınlar ı-ıh derse" adlı oyunun İstanbul`da yasaklanması.
Başrol oyuncusu Lale Oraloğlu bu karar üzerine açlık grevine başladı .
1967.15.Nisan
New York ve San Fransisco`da, 200 bin kişinin düzenledikleri bir miting ile Vietnam Savaşı`nı protesto etmeleri.
1967.21.Nisan
Yunanistan`da askeri darbe.
Yorgo Papadopulos komutasında ABD tarafından desteklenen "Albaylar" yönetime el koydu.
1967.21.Nisan
Yunanistan`da bir darbe düzenleyen albaylar, kişi hak ve özgürlüklerini yok ederek demokratlar ve sosyalistler üzerinde baskı ve zulüm uygulamaya başladılar.
1967.12.Mayıs
Türkiye’de Güven Partisi ’nin kurulması
1967.05.Haziran
İsrail ile Arap ülkeleri arasında 6 gün savaşlarının başlaması
1967.07.Haziran
İsrail birliklerinin ABD’nin lojistik ve istihbarat bilgleri desteği ile Arap birliklerini yenilgiye uğratarak Kudüs’ü ele geçirmesi
1967.09.Ekim
Küba Devriminin önderlerinden, dünya devrimci hareketinin önde gelenlerinden Ernesto Che Guevara`nın Bolivya`da devlet güvenlik güçleri tarafından pusuya düşürülerek öldürülmesi
1967.14.Ekim
ABD’li müzisyen Joan Baez’ın, Vietnam`da sürdürülen savaşa karşı yaptığı konuşmalar nedeniyle Amerika’da tutuklanması.
1967.01.Kasım
Rum polisi, Kıbrıs Türk toplumu liderlerinden Rauf Denktaş`ı adaya gizlice girerken yakaladı ve tutukladı.
1967.07.Kasım
İstanbul Teknik Üniversitesi öğrencilerinin özel yüksek okulları protesto için boykota başlaması.
1967.19.Kasım
Türkiye ile Yunanistan arasında Kıbrıs gerginliği sürüyor.
Meclis hükümete ülke dışına asker gönderme yetkisi verdi. Donanma İmroz açıklarında alarmda.
1967.21.Kasım
Kıbrıs nedeniyle Türkiye -Yunanistan gerginliği sürüyor. Yunanistan, , "Silahlı bir çatışmadan kaçınarak sorunlarımızı görüşmeler yoluyla çözmeye hazırız" açıklamasını yaptı.
1967.24.Kasım
Türkiye’de Bakanlar Kurulu’nun, son dönem terhisleri silah altına çağırıldı. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Lyndon Johnson`ın Kıbrıs özel temsilcisi Cyrus Vance Türkiye`ye geldi.
1967.30.Kasım
Güney Yemen Halk Cumhuriyeti’nin kurulması.
1967.09.Aralık
Ankara`da üniversite öğrencilerinin "NATO`ya karşı direniş" mitingi düzenlemeleri.
1967.13.Aralık
Yunanistan Kralı Konstantin`in albaylara karşı darbe girişimi başarısız oldu.
Albaylar iktidarı devam etti. Kral ülkesini terk etmek zorunda kaldı.
1967.23.Aralık
Fransız düşünür Babeuf`un Devrim Yazıları adlı eserinin Türkçe`ye çevrilmesi kovuşturmaya uğramış ve kitap toplatılmıştı. Bu durumu protesto etmekten yargılanan aydınlar beraat etti.
1967.29.Aralık
Kıbrıs Türk toplumu adada ayrı bir yönetim ilan etti. Dr. Fazıl Küçük başkanlığında 10 kişilik bir kabine kuruldu
Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı bir açıklama yaptı; Türkiye`de 25 bin frengili,10 bin cüzamlı, 750 bin veremli var.
1967.21.Ocak
Türkiye Milli Talebe Federasyonu`nun beş yöneticisinin tutuklanması.
Sencer Güneşsoy, Baykan Kalaba, Naci Özdemir, Hüsnü Temiz, Kâzım Musa bir gün önce polis tarafından mühürlenen federasyon binasına girmek istemişlerdi.
1967.24.Ocak
Üniversite öğrencileri, Türkiye Milli Talebe Federasyonu`na karşı hükümetin tutumunu protesto ettiler. Ankara`da bir miting düzenlediler.
Türkiye Milli Talebe Federasyonu 19 Ocak günü polis tarafından mühürlenmiş, 21 Ocak günü de beş yöneticisi tutuklanmıştı.
1967.29.Ocak
Şair Hüseyin Korkmazgil’in tutuklanması.
Kızılırmak adlı şiir kitabında komünizm propagandası yapmakla "suçlandı".
1967.02.Şubat
Devlet Planlama Teşkilatı müsteşarlığına, Başbakanlık Özel Teknik Müşaviri Turgut Özal’ın getirilmesi.
1967.06.Şubat
Cumhuriyet Halk partisi Genel Başkan İsmet İnönü, "Demokratik rejimi, komünist düşmanlığı perdesi altında kuşa çevirmek isteyen dikta heveslilerine yardımcı olmayacağım," dedi
1967.06.Şubat
Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı`nın Batman Rafinerisi`nde grev başladı.
Greve, Türkiye Petrol-İş Sendikası üyesi 1900 işçi katıldı.
1967.13.Şubat
Türk-İş`den ayrılan Türkiye Maden-İş, Lastik-İş, Basın-İş ve Bağımsız Gıda-İş`inde aralarında bulunduğu sendikalar, Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu`nu kurdular.
Sendika başkanları yaptıkları açıklamada "Türk İşçi sınıfının çıkarları, hakları, özgürlükleri ve onuru için bir araya geldik " dediler.
1967.17.Şubat
Milli Eğitim Bakanlığı, Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) Genel Başkanı Feyzullah Ertuğrul`u Elazığ`ın bir köyüne öğretmen olarak atadı.
1967.18.Şubat
Milli Eğitim Bakanlığı bütçesi görüşüldü; 35 bin köyden 15 bininde okul olmadığı açıklandı.
1967.26.Şubat
Amerika Birleşik Devletleri 25 bin askerle Vietnam Kurtuluş Cephesine karşı saldırıya geçti.
1967.04.Mart
Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay kendisine "baba", "beyefendi", "Paşam" biçimlerinde hitap edilmesini yasakladı.
1967.04.Mart
CHP Gençlik Kolları bildirisinde, Turhan Feyzioğlu`nun başını çektiği "Sekizler"in partiden çıkarılması istendi.
1967.12.Mart
Cumhuriyet Halk Partisi’nin, 22 Şubat tarihli yazısında CHP`yi komünistlikle suçlayan Dünya gazetesi baş yazarı Falih Rıfkı Atay`ı mahkemeye vermesi.
1967.02.Nisan
Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın, Başkan Johnson`un davetlisi olarak Amerika Birleşik Devletleri`ne gitmesi.
Sunay`ın gezisinin ilk gecesinde Washington`daki Türk Elçilik binasına Ermeni eylemciler tarafından bomba atıldı.
1967.06.Nisan
Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreteri Bülent Ecevit Yozgat`ta konuştu: "Özel sektör eliyle kalkınma olası değildir. Özel sektör halkın sırtından geçinmeye alışmıştır. Gelip de Yozgat`ta bira fabrikası kurar mı? "
1967.11.Nisan
"Kadınlar ı-ıh derse" adlı oyunun İstanbul`da yasaklanması.
Başrol oyuncusu Lale Oraloğlu bu karar üzerine açlık grevine başladı .
1967.15.Nisan
New York ve San Fransisco`da, 200 bin kişinin düzenledikleri bir miting ile Vietnam Savaşı`nı protesto etmeleri.
1967.21.Nisan
Yunanistan`da askeri darbe.
Yorgo Papadopulos komutasında ABD tarafından desteklenen "Albaylar" yönetime el koydu.
1967.21.Nisan
Yunanistan`da bir darbe düzenleyen albaylar, kişi hak ve özgürlüklerini yok ederek demokratlar ve sosyalistler üzerinde baskı ve zulüm uygulamaya başladılar.
1967.12.Mayıs
Türkiye’de Güven Partisi ’nin kurulması
1967.05.Haziran
İsrail ile Arap ülkeleri arasında 6 gün savaşlarının başlaması
1967.07.Haziran
İsrail birliklerinin ABD’nin lojistik ve istihbarat bilgleri desteği ile Arap birliklerini yenilgiye uğratarak Kudüs’ü ele geçirmesi
1967.09.Ekim
Küba Devriminin önderlerinden, dünya devrimci hareketinin önde gelenlerinden Ernesto Che Guevara`nın Bolivya`da devlet güvenlik güçleri tarafından pusuya düşürülerek öldürülmesi
1967.14.Ekim
ABD’li müzisyen Joan Baez’ın, Vietnam`da sürdürülen savaşa karşı yaptığı konuşmalar nedeniyle Amerika’da tutuklanması.
1967.01.Kasım
Rum polisi, Kıbrıs Türk toplumu liderlerinden Rauf Denktaş`ı adaya gizlice girerken yakaladı ve tutukladı.
1967.07.Kasım
İstanbul Teknik Üniversitesi öğrencilerinin özel yüksek okulları protesto için boykota başlaması.
1967.19.Kasım
Türkiye ile Yunanistan arasında Kıbrıs gerginliği sürüyor.
Meclis hükümete ülke dışına asker gönderme yetkisi verdi. Donanma İmroz açıklarında alarmda.
1967.21.Kasım
Kıbrıs nedeniyle Türkiye -Yunanistan gerginliği sürüyor. Yunanistan, , "Silahlı bir çatışmadan kaçınarak sorunlarımızı görüşmeler yoluyla çözmeye hazırız" açıklamasını yaptı.
1967.24.Kasım
Türkiye’de Bakanlar Kurulu’nun, son dönem terhisleri silah altına çağırıldı. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Lyndon Johnson`ın Kıbrıs özel temsilcisi Cyrus Vance Türkiye`ye geldi.
1967.30.Kasım
Güney Yemen Halk Cumhuriyeti’nin kurulması.
1967.09.Aralık
Ankara`da üniversite öğrencilerinin "NATO`ya karşı direniş" mitingi düzenlemeleri.
1967.13.Aralık
Yunanistan Kralı Konstantin`in albaylara karşı darbe girişimi başarısız oldu.
Albaylar iktidarı devam etti. Kral ülkesini terk etmek zorunda kaldı.
1967.23.Aralık
Fransız düşünür Babeuf`un Devrim Yazıları adlı eserinin Türkçe`ye çevrilmesi kovuşturmaya uğramış ve kitap toplatılmıştı. Bu durumu protesto etmekten yargılanan aydınlar beraat etti.
1967.29.Aralık
Kıbrıs Türk toplumu adada ayrı bir yönetim ilan etti. Dr. Fazıl Küçük başkanlığında 10 kişilik bir kabine kuruldu
25 Eylül 2008 Perşembe
SULTAN 2. ABDÜLHAMİD'İN DOĞU POLİTİKASI
ABDÜLHAMİDİN DOĞU POLİTİKASI;
Panislamizm;
2. Abdülhamit, müslümanların kurtuluş ümitlerini Allah’a ve halifeye bağladıklarını düşünüyordu. Kendi ifadesiyle: “Halife’nin bir sözü müslümanları harekete geçirmeye kâfidir. Hilâfet müessesesinin varlığı nedeniyle sömürgelerinde milyonlarca müslüman bulunan İngiltere, Fransa, Rusya ve Hollanda karşısında kuvvetli durumdayız.”
Başta İngiltere olmak üzere hilafetin bu gücünden çekinen Avrupa devletleri ve Rusya, Osmanlı Devleti’ne olan baskılarını artırmıştır. 2. Abdülhamit bu baskıların sebebini o güne kadar uygulanan yanlış politikalarda görmekteydi. Ona göre devletin belli bir dış politikası yoktu. Avrupa’da oluşmakta olan yeni dengeler yakından takip edilememiş, Türk hariciyesi haysiyetli, bilgili ve tutarlı bir politika izleyememişti. Devletin yüce menfaatleri bu yanlış politikalar sebebiyle heder edilmişti. 2. Abdülhamit’in tahta geçer geçmez karşılaştığı bu ağır şartlar, O’nu yeni, şahsiyetli ve onurlu bir politika arayışına itti. Temsilcisi olduğu hilâfet makamını etkin bir şekilde kullanarak gerçekleştirdiği bu politikanın adı “İttihad-ı İslam” “Panislamizm”dir. 2. Abdülhamit’in bu konudaki amaçlarını üç esasta toplayabiliriz:
1- Devletin devamını sağlamak,
2- İslam dünyası’nın birliğini sağlamak,
3- Haçlı ruhunu ve sömürgeciliği mümkün olduğunca frenlemek.
2. Abdülhamit, Panislamist politikasını gerçekleştirmek için aşağıdaki faaliyetleri gerçekleştirmeye çalışmıştır.
* 1876’da ilan edilen 1. Meşrutiyet ile hazırlanan Kanun-i Esasi’ye “Zat-ı Hazret-i Padişahî Hasbe’l- Hilafe Din-i İslam’ın hâmîsidir.”(Madde 4) Yani “padişah, halifeliği sebebiyle İslam dini’nin koruyucusu ve bilcümle Osmanlı halkının hükümdar ve padişahıdır.” maddesini koydurmuştur.
Padişahın anayasaya bu maddeyi koydurmasındaki amacı, halife olması sebebiyle tüm dünya müslümanlarının koruyucusu/hâmîsi olduğunu ilan etmek, hilafet müessesesi ile müslümanlar arasındaki manevî rabıtayı güçlendirmek ve bunu dünya müslümanlarına hissettirmek istemesidir.
* Başta İngiltere olmak üzere diğer batılı ülkeler, hilafetin tesirini ortadan kaldırmak için başlattıkları propaganda ile hilafetin “Kureyş’ten olma” tartışmalarını gündeme getirmişlerdi. 2. Abdülhamit, bu olumsuz propagandayı engellemek; Osmanlı Halifeliği’nin meşru olduğunu ispatlamak için çok sayıda risale ve broşür yazdırarak muhtelif İslam ülkelerine dağıttırdı. Ayrıca 2. Abdülhamit İngiltere, Hindistan ve Mısır’daki bazı gazetelere halifeliğinin meşru olduğunu desteklemeleri için mâlî imkanlar hazırladı.
Filistin sorunu ve Siyonistler;
Siyonistlerin fikirsel altyapıları dini menşelidir. Onlara göre Nil’den Fırat’a kadar olan topraklar, kendilerine Allah tarafından vaat edilen kutsal yerlerdir. Bu yerler Osmanlının kontrolü altında olduğu için ve çalışmalar Osmanlı ve en zor dönemde tahta çıkan Abdülhamid üzerinde yoğunlaşmıştır. Ekonomisi çökmek üzere olan Osmanlının bu durumundan istifade etmeye çalışan Siyonistler II. Abdülhamid den para karşılığında buraları istemişlerdir. Muhtelif tarihlerde muhtelif kimseler vasıtasıyla yapılan hatta milyonlarca altın rüşvet teklifine kadar varan müracaatların tamamı, Abdülhamid tarafından reddedilmiştir. Bu faaliyetleri engellemek doğrultusunda sultan, Yahudilerin Osmanlı topraklarında mülk edinmelerini, arazi satın almalarını yasaklamıştır. Yahudi göçünü engellemek için her türlü imkânı kullanmış ve bunda da başarılı olmuştur.
ERMENİ MESELESİ;
Aydınlanma ve endüstrileşme sürecinin doğal sonucu olarak milliyetçilik akımları Avrupa da ortaya çıktığı için, ilk olarak Osmanlı imparatorluğunun batı ile yakın ilişkide bulunan öğelerini; Rumlar, Bulgarlar, Arnavutlar ve Ermeniler gibi cemaatleri etkilemiştir.
Ermeniler altı vilayeti istiyorlardı bu günkü 12 vilayetimizle bir ilçemizin toprakların bir Ermeni yurdu olması isteniyordu. Ermeniler altı vilayeti istiyorlardı bu günkü 12 vilayetimizle bir ilçemizin toprakların bir Ermeni yurdu olması isteniyordu. Ermenilerin bu isteğine sultan Abdülhamid’in cevabı “ Şarki Anadolu’yu muhtariyete götürecek ıslahatı kabul etmektense ölmeyi tercih ederim” diyerek bu konudaki tutumunu belli etmiştir. Ermeniler Abdülhamid’i bu tutumundan dolayı bağımsızlıkları önünde tek engel olarak telaki etmişlerdir ve sayısız faaliyette bulunmuşlardır. Bütün faaliyetler sonucunda sonunda Osmanlıya batılı devletlerin bastırmasıyla isyanların yoğun olduğu altı vilayette bir takım ıslahat önlemleri alınmasına karar verildi. Bu dönemde büyük devletler kendi derdine düştükleri için Ermeni meseleleri ile ilgili olarak fazla ısrarcı olamamışlardır. Fransa Almanya ile uzak doğuda da Rusya ile İngiltere anlaşmazlık içindeydiler, bu yüzden bitmemekle beraber, mesele şimdilik biraz daha sakinleşiyordu. Bu mesele yıllarca bitmeyecek ve günümüze dek sürecekti ve bu mesele Avrupalıların elinde Osmanlı’ya karşı kullanacakları bir koz olarak kalacaktı.
MISIR SİYASETİ:
Mısır 1882 yılında İngiliz işgaline uğramış ancak halen Osmanlı devleti sınırları içinde bulunuyordu. Şöyle ki, yönetim Hıdiv tarafından sağlanıyordu. Osmanlı ve İngiltere komisyonlar aracılığıyla yönetime katılıyorlardı. İngiltere Mısırı kontrolü altında bulundurmakla Süveyş kanalı ve Hindistan’ın güvenliğini sağlıyordu.II. Abdülhamid İngiltere’nin bu haksız işgalini uluslararası arenada gündeme getirip İngiltere’nin prestijini sarsmaya çalışıyordu. İngiltere Panislamizm politikasının sebeplerini açıkladığımız bölümde de değindiğimiz gibi Mısır’ı, kullandığı şeyhler aracılıyla ve giriştiği yoğun propaganda faaliyetleriyle halifeden koparmaya çalışıyordu. II. Abdülhamid’in de bu kötü faaliyetlere karşı propaganda olarak bazı Mısır gazetelerini satın alıp İngilizler aleyhine propagandaya başladığını görüyoruz. 1885’de Babıâli ile yapılan bir antlaşma ile İngiltere’nin Mısırdaki durumu resmiyet kazandı. Güya işlerin başında hep Mısırlılar vardı, oysa aslında işi yürütenler, başta İngiliz yüksek komiseri ve İngiliz danışmanlarıydı.
ARABİSTAN SİYASETİ:
Tanzimat döneminde uygulanan reformlar, İngiliz ajanlarının propaganda sonucu Arabistan da Osmanlının gâvurlaştığı şeklinde algılanmıştır. Yerel yöneticiler (İngilizlerin etkisiyle) halkı halifeye karşı ayaklandırıp, milliyetçilik fikirlerini yayıyordu padişah ta bu propagandaları etkisiz kılmak için hilafeti ön plana çıkararak devletin dini kimliğini sık sık vurguluyordu. Osmanlı yönetimi bu bölgede ki dini yapılara önem vererek, yüksek miktarda paralar harcıyorlardı. Böylece halkın gözünde bozulan imajda düzeltilmeye çalışılıyordu.
DOĞU’YA UZANAN RAYLAR (DEMİRYOLLARI):
19.yy. sonlarında Almanlar artık Osmanlı’nın zenginliklerinden istifade etmeye başladılar. Bu doğrultuda faaliyete geçtiler. Biraz geç kalmış olmakla beraber (o dönemde madencilik ve ulaştırma alanlarında mevcut yerler İngilizler ve Fransızlar tarafından paylaşılmıştı) Anadolu ve özellikle Mezopotamya’nın zenginlikleri Alman yatırımcıların dikkatlerini celb etmekteydi. Fakat buralardan iyi bir şekilde istifade etmek için büyük bir yatırımın yapılması gerekliydi, bu amaçla Bağdat-Basra’ya kadar uzanacak olan demiryolu projesinin sahneye çıktığını görmekteyiz.
BAĞDAT DEMİRYOLU:
6 Ekim 1888’de Alman devlet bankası Anadolu demiryolları kumpanyasını kurarak, Osmanlıdaki ilk Alman demiryolu taşımacılığını başlatmıştır. Bu ilk proje İzmit-Haydarpaşa arasında yapılmakta idi, daha sonra İzmit-Ankara arasındaki demiryolu inşaat projesi Almanlara verilmiştir. Bu demiryolu projesi daha sonra Bağdat’a kadar uzatılmıştır. Böylece Bağdat demiryolu adını alacak olan proje başlamıştır.
HİCAZ DEMİRYOLU:
Büyük ölçüde gerçekleşen projelerden biri hicaz demiryolu projesidir.Hicaz demiryolu, Şam’ı Medine’ye, Havra’nı da Darayı da Hayfa yolu ile denize bağlar. Tamamı devlet malı olarak Anadolu sermaye ve teknolojisiyle gerçekleşmiştir. Amaç hac zamanı Medine’ye ulaşımı kolaylaştırmak, böylece halifenin dünya Müslümanları gözündeki prestijini arttırmaktı.
HİNDİSTANDA İZLENEN POLİTİKA;
HİNDİSATAN’A YÖNELİK OSMANLI FAALİYETLERİ
1880’lere doğru, Osmanlı İmparatorluğunda İngilizlere karşı 93 Harbi sırasındaki tavırlarından dolayı bir kırgınlık vardı. Bu duygular kısa süre içerisinde etkisini Hindistan da hissettirdi ve Müslümanlar Osmanlıları bir başka coşkuyla desteklemeye başladılar. İngiltere bu durumdan endişe duyuyor ve İkinci Abdülhamit’i Pan-İslamcı davranmakla suçluyordu. Buna karşı İkinci Abdülhamid Hindistan Müslümanlarını kışkırtmadığına dair İngiliz Hükümetine teminat veriyordu.1881’de Fransızların Tunus’u ilhakı ile 1882’de İngilizlerin Mısır’ı işgali, Ermeni meselesi dolayısıyla Batının Osmanlılara tavır takınması ve Girit meselesi yüzünden Osmanlı-Yunan savaşını Osmanlının kazanmasının sevinci, Hindistan Müslümanlarını Osmanlılara yaklaştırıp, İngilizlere karşı nefret oluşturdu ve ayaklanmalarına sebep oldu. İkinci Abdülhamid’in, Müslümanların da desteğini alarak Hicaz demiryolunu inşa ettirmesi büyük sevinç meydana getirdi. Ama Jön Türklerin ihtilali ve bir yıl sonra İkinci Abdülhamit’in tahttan indirilmesi sevincin uzun sürmesini engelledi.
UZAK DOĞU POLİTİKASI;
JAPONYA:
Abdülhamid, Doğu milletlerinden biri olan Japonların bas döndürücü terakki hamlelerini büyük bir merakla takip ediyor, vatanına ait yükseltme sırlarından belki onların vaziyetinde kendi eliyle çözebileceği bir mana arıyordu. Abdülhamid, Japonya’nın özellikle Rusya karşısında başarılı olacağını öngörmüş, çıkacak bir savaşta Rusları yenilgiye uğratabileceğini tahmin etmişti. O, Japonya’nın özellikle Rusya karşısında sadık ve dost bir müttefik olacağına inanıyordu.Japonya ya gönderilen temsilciler üst düzey Japon yöneticilerle çeşitli görüşmeler yapmış, çevreden gelen Müslüman heyetleri ile görüşmeler yapılmıştır. Bu olay Hollanda’nın tepkisine neden olmuş, Hollanda yönetimi Osmanlı aleyhine propaganda yapmaya başlamıştır. Bu temsilcileri götüren Ertuğrul firkateyni dönüşte bir tayfuna yakalanmış ve batmıştır. II. Abdülhamid bundan sonra bir süre ilişkileri yavaşlatmıştır.
ÇİNDEKİ FAALİYETLER;
Demografik yapı itibariyle stratejik öneme sahip olan Çin Osmanlı için önemli bir yerdi. Şöyle ki; Çin de yüz milyondan fazla Müslüman yaşıyordu. Bunlar halifeye bağlı olmakla beraber bu sadece formalite icabı olan bir bağlılıktı çünkü halife ile Çin Müslümanları arasında somut bir bağ yoktu. Abdülhamid buradaki Müslümanlarla ilişki kurma niyetindeydi. Tabi bu niyette Çin’deki Müslümanların talepleri de etkili olmuştur. Çinli Müslümanlar eğitim düzeylerinin ve eğitim yatırımlarının gayet düşük bir düzeyde olduğundan şikâyetle, sultan Abdülhamid den yardım isterler. Üniversite ayarında bir okul yapsanız biz burada gençlerimizi okutsak, kaliteli, dünya bilgileriyle mücehhez insanlar yetişse diye talepte bulunurlar. Abdülhamid de bu talebi olumlu karşılar, çalışmalara başlanır. Ve 1908 yılı başlarında Pekinde Hamidiye Üniversitesi açılarak eğitim zilini çalar. Aslında bu yoldaki talepler Abdülhamid’in ittihadı İslam siyaseti için de birer fırsattı padişah bu yolla hem oradaki Müslümanları halifeye bağlıyor hem de kendi İslam birliği siyaseti doğrultusunda bir adım daha atmış oluyordu. İşte Abdülhamid Çin Müslümanlarını önemsiyor ve onlarında halifeliği önemsemesi için elinden geleni yapıyordu ve dünya Müslümanları gözünde sadece kendisinin değil halifeliğin ve Osmanlının prestijini artırmayı planlıyordu.
Panislamizm;
2. Abdülhamit, müslümanların kurtuluş ümitlerini Allah’a ve halifeye bağladıklarını düşünüyordu. Kendi ifadesiyle: “Halife’nin bir sözü müslümanları harekete geçirmeye kâfidir. Hilâfet müessesesinin varlığı nedeniyle sömürgelerinde milyonlarca müslüman bulunan İngiltere, Fransa, Rusya ve Hollanda karşısında kuvvetli durumdayız.”
Başta İngiltere olmak üzere hilafetin bu gücünden çekinen Avrupa devletleri ve Rusya, Osmanlı Devleti’ne olan baskılarını artırmıştır. 2. Abdülhamit bu baskıların sebebini o güne kadar uygulanan yanlış politikalarda görmekteydi. Ona göre devletin belli bir dış politikası yoktu. Avrupa’da oluşmakta olan yeni dengeler yakından takip edilememiş, Türk hariciyesi haysiyetli, bilgili ve tutarlı bir politika izleyememişti. Devletin yüce menfaatleri bu yanlış politikalar sebebiyle heder edilmişti. 2. Abdülhamit’in tahta geçer geçmez karşılaştığı bu ağır şartlar, O’nu yeni, şahsiyetli ve onurlu bir politika arayışına itti. Temsilcisi olduğu hilâfet makamını etkin bir şekilde kullanarak gerçekleştirdiği bu politikanın adı “İttihad-ı İslam” “Panislamizm”dir. 2. Abdülhamit’in bu konudaki amaçlarını üç esasta toplayabiliriz:
1- Devletin devamını sağlamak,
2- İslam dünyası’nın birliğini sağlamak,
3- Haçlı ruhunu ve sömürgeciliği mümkün olduğunca frenlemek.
2. Abdülhamit, Panislamist politikasını gerçekleştirmek için aşağıdaki faaliyetleri gerçekleştirmeye çalışmıştır.
* 1876’da ilan edilen 1. Meşrutiyet ile hazırlanan Kanun-i Esasi’ye “Zat-ı Hazret-i Padişahî Hasbe’l- Hilafe Din-i İslam’ın hâmîsidir.”(Madde 4) Yani “padişah, halifeliği sebebiyle İslam dini’nin koruyucusu ve bilcümle Osmanlı halkının hükümdar ve padişahıdır.” maddesini koydurmuştur.
Padişahın anayasaya bu maddeyi koydurmasındaki amacı, halife olması sebebiyle tüm dünya müslümanlarının koruyucusu/hâmîsi olduğunu ilan etmek, hilafet müessesesi ile müslümanlar arasındaki manevî rabıtayı güçlendirmek ve bunu dünya müslümanlarına hissettirmek istemesidir.
* Başta İngiltere olmak üzere diğer batılı ülkeler, hilafetin tesirini ortadan kaldırmak için başlattıkları propaganda ile hilafetin “Kureyş’ten olma” tartışmalarını gündeme getirmişlerdi. 2. Abdülhamit, bu olumsuz propagandayı engellemek; Osmanlı Halifeliği’nin meşru olduğunu ispatlamak için çok sayıda risale ve broşür yazdırarak muhtelif İslam ülkelerine dağıttırdı. Ayrıca 2. Abdülhamit İngiltere, Hindistan ve Mısır’daki bazı gazetelere halifeliğinin meşru olduğunu desteklemeleri için mâlî imkanlar hazırladı.
Filistin sorunu ve Siyonistler;
Siyonistlerin fikirsel altyapıları dini menşelidir. Onlara göre Nil’den Fırat’a kadar olan topraklar, kendilerine Allah tarafından vaat edilen kutsal yerlerdir. Bu yerler Osmanlının kontrolü altında olduğu için ve çalışmalar Osmanlı ve en zor dönemde tahta çıkan Abdülhamid üzerinde yoğunlaşmıştır. Ekonomisi çökmek üzere olan Osmanlının bu durumundan istifade etmeye çalışan Siyonistler II. Abdülhamid den para karşılığında buraları istemişlerdir. Muhtelif tarihlerde muhtelif kimseler vasıtasıyla yapılan hatta milyonlarca altın rüşvet teklifine kadar varan müracaatların tamamı, Abdülhamid tarafından reddedilmiştir. Bu faaliyetleri engellemek doğrultusunda sultan, Yahudilerin Osmanlı topraklarında mülk edinmelerini, arazi satın almalarını yasaklamıştır. Yahudi göçünü engellemek için her türlü imkânı kullanmış ve bunda da başarılı olmuştur.
ERMENİ MESELESİ;
Aydınlanma ve endüstrileşme sürecinin doğal sonucu olarak milliyetçilik akımları Avrupa da ortaya çıktığı için, ilk olarak Osmanlı imparatorluğunun batı ile yakın ilişkide bulunan öğelerini; Rumlar, Bulgarlar, Arnavutlar ve Ermeniler gibi cemaatleri etkilemiştir.
Ermeniler altı vilayeti istiyorlardı bu günkü 12 vilayetimizle bir ilçemizin toprakların bir Ermeni yurdu olması isteniyordu. Ermeniler altı vilayeti istiyorlardı bu günkü 12 vilayetimizle bir ilçemizin toprakların bir Ermeni yurdu olması isteniyordu. Ermenilerin bu isteğine sultan Abdülhamid’in cevabı “ Şarki Anadolu’yu muhtariyete götürecek ıslahatı kabul etmektense ölmeyi tercih ederim” diyerek bu konudaki tutumunu belli etmiştir. Ermeniler Abdülhamid’i bu tutumundan dolayı bağımsızlıkları önünde tek engel olarak telaki etmişlerdir ve sayısız faaliyette bulunmuşlardır. Bütün faaliyetler sonucunda sonunda Osmanlıya batılı devletlerin bastırmasıyla isyanların yoğun olduğu altı vilayette bir takım ıslahat önlemleri alınmasına karar verildi. Bu dönemde büyük devletler kendi derdine düştükleri için Ermeni meseleleri ile ilgili olarak fazla ısrarcı olamamışlardır. Fransa Almanya ile uzak doğuda da Rusya ile İngiltere anlaşmazlık içindeydiler, bu yüzden bitmemekle beraber, mesele şimdilik biraz daha sakinleşiyordu. Bu mesele yıllarca bitmeyecek ve günümüze dek sürecekti ve bu mesele Avrupalıların elinde Osmanlı’ya karşı kullanacakları bir koz olarak kalacaktı.
MISIR SİYASETİ:
Mısır 1882 yılında İngiliz işgaline uğramış ancak halen Osmanlı devleti sınırları içinde bulunuyordu. Şöyle ki, yönetim Hıdiv tarafından sağlanıyordu. Osmanlı ve İngiltere komisyonlar aracılığıyla yönetime katılıyorlardı. İngiltere Mısırı kontrolü altında bulundurmakla Süveyş kanalı ve Hindistan’ın güvenliğini sağlıyordu.II. Abdülhamid İngiltere’nin bu haksız işgalini uluslararası arenada gündeme getirip İngiltere’nin prestijini sarsmaya çalışıyordu. İngiltere Panislamizm politikasının sebeplerini açıkladığımız bölümde de değindiğimiz gibi Mısır’ı, kullandığı şeyhler aracılıyla ve giriştiği yoğun propaganda faaliyetleriyle halifeden koparmaya çalışıyordu. II. Abdülhamid’in de bu kötü faaliyetlere karşı propaganda olarak bazı Mısır gazetelerini satın alıp İngilizler aleyhine propagandaya başladığını görüyoruz. 1885’de Babıâli ile yapılan bir antlaşma ile İngiltere’nin Mısırdaki durumu resmiyet kazandı. Güya işlerin başında hep Mısırlılar vardı, oysa aslında işi yürütenler, başta İngiliz yüksek komiseri ve İngiliz danışmanlarıydı.
ARABİSTAN SİYASETİ:
Tanzimat döneminde uygulanan reformlar, İngiliz ajanlarının propaganda sonucu Arabistan da Osmanlının gâvurlaştığı şeklinde algılanmıştır. Yerel yöneticiler (İngilizlerin etkisiyle) halkı halifeye karşı ayaklandırıp, milliyetçilik fikirlerini yayıyordu padişah ta bu propagandaları etkisiz kılmak için hilafeti ön plana çıkararak devletin dini kimliğini sık sık vurguluyordu. Osmanlı yönetimi bu bölgede ki dini yapılara önem vererek, yüksek miktarda paralar harcıyorlardı. Böylece halkın gözünde bozulan imajda düzeltilmeye çalışılıyordu.
DOĞU’YA UZANAN RAYLAR (DEMİRYOLLARI):
19.yy. sonlarında Almanlar artık Osmanlı’nın zenginliklerinden istifade etmeye başladılar. Bu doğrultuda faaliyete geçtiler. Biraz geç kalmış olmakla beraber (o dönemde madencilik ve ulaştırma alanlarında mevcut yerler İngilizler ve Fransızlar tarafından paylaşılmıştı) Anadolu ve özellikle Mezopotamya’nın zenginlikleri Alman yatırımcıların dikkatlerini celb etmekteydi. Fakat buralardan iyi bir şekilde istifade etmek için büyük bir yatırımın yapılması gerekliydi, bu amaçla Bağdat-Basra’ya kadar uzanacak olan demiryolu projesinin sahneye çıktığını görmekteyiz.
BAĞDAT DEMİRYOLU:
6 Ekim 1888’de Alman devlet bankası Anadolu demiryolları kumpanyasını kurarak, Osmanlıdaki ilk Alman demiryolu taşımacılığını başlatmıştır. Bu ilk proje İzmit-Haydarpaşa arasında yapılmakta idi, daha sonra İzmit-Ankara arasındaki demiryolu inşaat projesi Almanlara verilmiştir. Bu demiryolu projesi daha sonra Bağdat’a kadar uzatılmıştır. Böylece Bağdat demiryolu adını alacak olan proje başlamıştır.
HİCAZ DEMİRYOLU:
Büyük ölçüde gerçekleşen projelerden biri hicaz demiryolu projesidir.Hicaz demiryolu, Şam’ı Medine’ye, Havra’nı da Darayı da Hayfa yolu ile denize bağlar. Tamamı devlet malı olarak Anadolu sermaye ve teknolojisiyle gerçekleşmiştir. Amaç hac zamanı Medine’ye ulaşımı kolaylaştırmak, böylece halifenin dünya Müslümanları gözündeki prestijini arttırmaktı.
HİNDİSTANDA İZLENEN POLİTİKA;
HİNDİSATAN’A YÖNELİK OSMANLI FAALİYETLERİ
1880’lere doğru, Osmanlı İmparatorluğunda İngilizlere karşı 93 Harbi sırasındaki tavırlarından dolayı bir kırgınlık vardı. Bu duygular kısa süre içerisinde etkisini Hindistan da hissettirdi ve Müslümanlar Osmanlıları bir başka coşkuyla desteklemeye başladılar. İngiltere bu durumdan endişe duyuyor ve İkinci Abdülhamit’i Pan-İslamcı davranmakla suçluyordu. Buna karşı İkinci Abdülhamid Hindistan Müslümanlarını kışkırtmadığına dair İngiliz Hükümetine teminat veriyordu.1881’de Fransızların Tunus’u ilhakı ile 1882’de İngilizlerin Mısır’ı işgali, Ermeni meselesi dolayısıyla Batının Osmanlılara tavır takınması ve Girit meselesi yüzünden Osmanlı-Yunan savaşını Osmanlının kazanmasının sevinci, Hindistan Müslümanlarını Osmanlılara yaklaştırıp, İngilizlere karşı nefret oluşturdu ve ayaklanmalarına sebep oldu. İkinci Abdülhamid’in, Müslümanların da desteğini alarak Hicaz demiryolunu inşa ettirmesi büyük sevinç meydana getirdi. Ama Jön Türklerin ihtilali ve bir yıl sonra İkinci Abdülhamit’in tahttan indirilmesi sevincin uzun sürmesini engelledi.
UZAK DOĞU POLİTİKASI;
JAPONYA:
Abdülhamid, Doğu milletlerinden biri olan Japonların bas döndürücü terakki hamlelerini büyük bir merakla takip ediyor, vatanına ait yükseltme sırlarından belki onların vaziyetinde kendi eliyle çözebileceği bir mana arıyordu. Abdülhamid, Japonya’nın özellikle Rusya karşısında başarılı olacağını öngörmüş, çıkacak bir savaşta Rusları yenilgiye uğratabileceğini tahmin etmişti. O, Japonya’nın özellikle Rusya karşısında sadık ve dost bir müttefik olacağına inanıyordu.Japonya ya gönderilen temsilciler üst düzey Japon yöneticilerle çeşitli görüşmeler yapmış, çevreden gelen Müslüman heyetleri ile görüşmeler yapılmıştır. Bu olay Hollanda’nın tepkisine neden olmuş, Hollanda yönetimi Osmanlı aleyhine propaganda yapmaya başlamıştır. Bu temsilcileri götüren Ertuğrul firkateyni dönüşte bir tayfuna yakalanmış ve batmıştır. II. Abdülhamid bundan sonra bir süre ilişkileri yavaşlatmıştır.
ÇİNDEKİ FAALİYETLER;
Demografik yapı itibariyle stratejik öneme sahip olan Çin Osmanlı için önemli bir yerdi. Şöyle ki; Çin de yüz milyondan fazla Müslüman yaşıyordu. Bunlar halifeye bağlı olmakla beraber bu sadece formalite icabı olan bir bağlılıktı çünkü halife ile Çin Müslümanları arasında somut bir bağ yoktu. Abdülhamid buradaki Müslümanlarla ilişki kurma niyetindeydi. Tabi bu niyette Çin’deki Müslümanların talepleri de etkili olmuştur. Çinli Müslümanlar eğitim düzeylerinin ve eğitim yatırımlarının gayet düşük bir düzeyde olduğundan şikâyetle, sultan Abdülhamid den yardım isterler. Üniversite ayarında bir okul yapsanız biz burada gençlerimizi okutsak, kaliteli, dünya bilgileriyle mücehhez insanlar yetişse diye talepte bulunurlar. Abdülhamid de bu talebi olumlu karşılar, çalışmalara başlanır. Ve 1908 yılı başlarında Pekinde Hamidiye Üniversitesi açılarak eğitim zilini çalar. Aslında bu yoldaki talepler Abdülhamid’in ittihadı İslam siyaseti için de birer fırsattı padişah bu yolla hem oradaki Müslümanları halifeye bağlıyor hem de kendi İslam birliği siyaseti doğrultusunda bir adım daha atmış oluyordu. İşte Abdülhamid Çin Müslümanlarını önemsiyor ve onlarında halifeliği önemsemesi için elinden geleni yapıyordu ve dünya Müslümanları gözünde sadece kendisinin değil halifeliğin ve Osmanlının prestijini artırmayı planlıyordu.
OSMANLI ISLAHAT HAREKETLERİ VE TANZİMAT-
Osmanlıda ıslahat hareketlerini doğuran neden, bir anlamda Batının dünya ölçeğinde konumu ve bunun Osmanlı’ya etkisidir. Nitekim Batıda 13. Yy’dan itibaren Pazar ilişkilerini ön plana çıkaran yeni bir üretim tarzı ağırlık kazanmaya başlamıştır. Bu yeni tarz üretim biçimi, 15. Ve 16. Yy’larda ki Rönesans hareketinin yol açtığı bilimsel devrimle birleşerek, sınai kapitalizmi haline dönüşmeye başlamıştır. Üretim hacminin artması, sermaye yatırımlarının çoğalması süreci Batının teknolojik üstünlüğünü doğurmuştur. “bunun yanı sıra 16. Yy’dan itibaren ulusal devletlerin ortaya çıkmaya başlaması; Rönesans hareketinin bireyi cemaat cenderesinden kurtarması; Reformasyon hareketi ile evrensel kilise idealinin yıkılması; ekonomik gelişmelerin dayattığı coğrafi keşifler ve sömürgeleştirme hareketi Batı Avrupa’yı tamamen başka bir evren haline getirmiştir”.Diğer yandan Osmanlı İmparatorluğunun 18.yy’daki yenilgileri ve giderek büyük bir güç olma niteliği kaybedişi, Avrupa kuvvet dengesini de değiştirmiştir. Artık Batı için Osmanlı, askeri üstünlüğünün yanı sıra, ekonomik bakımdan da gücünü yitiren bir devlet görünümündedir. Osmanlı devleti artık Batı ülkeleri için bir tehdit olmaktan çıkıyor ve Doğu tehlikesini, Rusya temsil ediyordu. “ Rusya’nın yükselişi Avrupa düzenine yeni bir biçim vermiş ve Osmanlı devletinin yerini ve işlevini de kökünden değiştirmiştir. Artık Osmanlı devleti, Doğudan gelen bir tehdit değil, Rusya’ya karşı kullanılacak bir frendir. Kısacası bir tampon devlettir”
Batının elde etmiş olduğu teknik, askeri ve ekonomik üstünlüklerin yanı sıra Osmanlı İmparatorluğu 17. Ve 18. Yy’larda ekonomik açıdan gerileme ve çöküntü, sosyal açıdan dağılma ve anarşik bir düzen içerisindedir. Bununla birlikte geleneksel devlet sistemi de çökmüş görünmekteydi.
Osmanlı İmparatorluğunu içinde bulunduğu bu durumdan kurtarmak için (Türkiye’nin modernleşmesi tarihinde en önemli safhalardan biri olan) 3. Selim ve 2. Mahmut döneminde devlet kurumlarında ve bunu tamamlamak için eğitim alanında girişilen geniş reform hareketleri, dikkati çeken gelişmelerin başındadır. Ancak Ülken’in de belirttiği gibi yenilikçilerin önüne hep iki engel çıkmaktadır. Bunlardan birincisi; “Modern araştırmayı hatta öğretimi, din için tehlikeli sayan fanatikskolastik zihniyet, ikincisi ise ;Modern araştırmanın derin köklerine inmeye sabredemeyen ve her şeyden önce, gücünün ihtiyacına cevap vermek isteyen idareci zihniyettir. Birincisi ile savaş kolay olmadı. Fakat o nispeten yenildi, geriledi. Hatta modern zihniyet, 19. Yy’ın sonlarından beri eski “medrese”nin içerisinde bile kısmen sokuldu. Fakat ikincisi ile savaş çok daha güçlü oldu ve bugüne kadar gerçek ilim zihniyetinin yerleşmesine asıl engel bu ikincisi oldu”. Bu nedenle Osmanlı yenilikçileri ordunun ıslahından başlayarak, eğitim kurumlarını düzenlemek, ekonomik plan kurmak gibi her alanda düşünceyi ---?--- olarak gördü. Bunun sonucu olarak reformlar, sorunların derinliğine inmekten ve teorik çerçevesini oluşturmaktan çok prakmatik amaçlar çerçevesinde yapılmıştır. “Osmanlı Batılılaşamaya pragmatik bir yaklaşımla girdi. Ama bu sürece girince gelişmeler onu bu güne kadar getirdi. Osmanlı’nın Batılılığı teorik planda hazırlayamayışının en önemli kanıtı, tarih, felsefe, ve edebiyat alanındaki yavaş değişmelerdir”
Osmanlının içinde bulunduğu durumdan bir an önce kurtulma düşüncesi, Osmanlı yenilikçilerinin pratik çözümlere yönelmesi ve bir anlamda “yüzüstü Batılılaşma” hareketlerinin gerçekleşmesine neden olmuştur. “bu yüzüstü Batılılaşma hareketleri gerçekleştiği sıralarda Osmanlı imparatorluğu da çöküntü halinde bulunuyordu. 1553 te Kanuni Sultan Süleyman’ın bazı batılı devletlere verdiği ilk müsaadenin, sonradan devlet zayıfladıkça batılı kuvvetler tarafından genişletilmesinden doğmuş olan kapitülasyonları, Türkiye’nin üzerinde ekonomik bir cendere haline getirmiştir. Modernleşme kuramlarını hazırlamak üzere yabancı devletlerden alınan büyük borçlar da, ayrıca memleketin ödeyemeyeceği ikinci bir yükü “ Duyun-u Umumiye” yi doğurmaktaydı. Bu sırada yabancı müdahaleler günden güne artıyor ve Türkiye Hıristiyan tebaasının haklarını korumak bahanesi ile ve her vesile ile “Babıali” ye baskı yapıyorlardı. Artık batılılaşma ve modernleşme yalnızca ordunun ıslahı ve bunun için gereken teknik tedbirlerin alınmasından ibaret kalamazdı.”
Bu noktada Tanzimat, askeri ve teknik olarak başlayan batılılaşmanın siyasi- hukuki bir şekil olarak, eski ıslahat zincirinin daha geniş bir halkasıdır. Tanzimat’la birlikte 1683’den itibaren her sahada gerileyen Osmanlıya karşın; Rönesans ve Reform hareketleri ile her sahada ilerleyen Avrupa ile aramızdaki mesafenin askeri ve teknik alanlardaki ıslahatlarla kapatılamayacağı görülmüştür. “ 16. Yy’ın sonlarına kadar Osmanlı devleti batıya karşı kendini hep üstün hissetmiştir. 16. Yy’ın sonlarından itibaren özellikle 17 yy’ın ikinci yarısında şiddetle duyulmaya başlayan bozuklukları gidermenin yolu olarak her ikisi ile dönüşün uygun olacağı ileri sürülmüştür. 2. Osman (1618-1622) ve 4. Murat (1623-1640) saltanatları ile Köprülüler vezareti dönemleri Osmanlı İmparatorluğunu ıslah etmenin eski düzenin ihyasıyla mümkün olduğu düşüncesinin müfrit bir şekilde uygulandığı dönemdir. Ancak, 17. Yy’ın son yılında (1699) Osmanlı Devleti Batıya karşı ( en azından askeri alanda) geri olduğunun bilincine varmaya başlamıştır. Ve bu tarihten sonra düzeni reforme etmenin atıfları, önce mütereddit, sonra açık bir şekilde batıya yönelme başlanmıştır.
Batının elde etmiş olduğu teknik, askeri ve ekonomik üstünlüklerin yanı sıra Osmanlı İmparatorluğu 17. Ve 18. Yy’larda ekonomik açıdan gerileme ve çöküntü, sosyal açıdan dağılma ve anarşik bir düzen içerisindedir. Bununla birlikte geleneksel devlet sistemi de çökmüş görünmekteydi.
Osmanlı İmparatorluğunu içinde bulunduğu bu durumdan kurtarmak için (Türkiye’nin modernleşmesi tarihinde en önemli safhalardan biri olan) 3. Selim ve 2. Mahmut döneminde devlet kurumlarında ve bunu tamamlamak için eğitim alanında girişilen geniş reform hareketleri, dikkati çeken gelişmelerin başındadır. Ancak Ülken’in de belirttiği gibi yenilikçilerin önüne hep iki engel çıkmaktadır. Bunlardan birincisi; “Modern araştırmayı hatta öğretimi, din için tehlikeli sayan fanatikskolastik zihniyet, ikincisi ise ;Modern araştırmanın derin köklerine inmeye sabredemeyen ve her şeyden önce, gücünün ihtiyacına cevap vermek isteyen idareci zihniyettir. Birincisi ile savaş kolay olmadı. Fakat o nispeten yenildi, geriledi. Hatta modern zihniyet, 19. Yy’ın sonlarından beri eski “medrese”nin içerisinde bile kısmen sokuldu. Fakat ikincisi ile savaş çok daha güçlü oldu ve bugüne kadar gerçek ilim zihniyetinin yerleşmesine asıl engel bu ikincisi oldu”. Bu nedenle Osmanlı yenilikçileri ordunun ıslahından başlayarak, eğitim kurumlarını düzenlemek, ekonomik plan kurmak gibi her alanda düşünceyi ---?--- olarak gördü. Bunun sonucu olarak reformlar, sorunların derinliğine inmekten ve teorik çerçevesini oluşturmaktan çok prakmatik amaçlar çerçevesinde yapılmıştır. “Osmanlı Batılılaşamaya pragmatik bir yaklaşımla girdi. Ama bu sürece girince gelişmeler onu bu güne kadar getirdi. Osmanlı’nın Batılılığı teorik planda hazırlayamayışının en önemli kanıtı, tarih, felsefe, ve edebiyat alanındaki yavaş değişmelerdir”
Osmanlının içinde bulunduğu durumdan bir an önce kurtulma düşüncesi, Osmanlı yenilikçilerinin pratik çözümlere yönelmesi ve bir anlamda “yüzüstü Batılılaşma” hareketlerinin gerçekleşmesine neden olmuştur. “bu yüzüstü Batılılaşma hareketleri gerçekleştiği sıralarda Osmanlı imparatorluğu da çöküntü halinde bulunuyordu. 1553 te Kanuni Sultan Süleyman’ın bazı batılı devletlere verdiği ilk müsaadenin, sonradan devlet zayıfladıkça batılı kuvvetler tarafından genişletilmesinden doğmuş olan kapitülasyonları, Türkiye’nin üzerinde ekonomik bir cendere haline getirmiştir. Modernleşme kuramlarını hazırlamak üzere yabancı devletlerden alınan büyük borçlar da, ayrıca memleketin ödeyemeyeceği ikinci bir yükü “ Duyun-u Umumiye” yi doğurmaktaydı. Bu sırada yabancı müdahaleler günden güne artıyor ve Türkiye Hıristiyan tebaasının haklarını korumak bahanesi ile ve her vesile ile “Babıali” ye baskı yapıyorlardı. Artık batılılaşma ve modernleşme yalnızca ordunun ıslahı ve bunun için gereken teknik tedbirlerin alınmasından ibaret kalamazdı.”
Bu noktada Tanzimat, askeri ve teknik olarak başlayan batılılaşmanın siyasi- hukuki bir şekil olarak, eski ıslahat zincirinin daha geniş bir halkasıdır. Tanzimat’la birlikte 1683’den itibaren her sahada gerileyen Osmanlıya karşın; Rönesans ve Reform hareketleri ile her sahada ilerleyen Avrupa ile aramızdaki mesafenin askeri ve teknik alanlardaki ıslahatlarla kapatılamayacağı görülmüştür. “ 16. Yy’ın sonlarına kadar Osmanlı devleti batıya karşı kendini hep üstün hissetmiştir. 16. Yy’ın sonlarından itibaren özellikle 17 yy’ın ikinci yarısında şiddetle duyulmaya başlayan bozuklukları gidermenin yolu olarak her ikisi ile dönüşün uygun olacağı ileri sürülmüştür. 2. Osman (1618-1622) ve 4. Murat (1623-1640) saltanatları ile Köprülüler vezareti dönemleri Osmanlı İmparatorluğunu ıslah etmenin eski düzenin ihyasıyla mümkün olduğu düşüncesinin müfrit bir şekilde uygulandığı dönemdir. Ancak, 17. Yy’ın son yılında (1699) Osmanlı Devleti Batıya karşı ( en azından askeri alanda) geri olduğunun bilincine varmaya başlamıştır. Ve bu tarihten sonra düzeni reforme etmenin atıfları, önce mütereddit, sonra açık bir şekilde batıya yönelme başlanmıştır.
Sultan 2. Abdülhamit döneminde demiryolları
Demiryolları denince akla ilk gelen şey ulaşımdır. Ulaşım genel olarak insan ve eşyanın bir yerden bir yere hareket etmesini sağlayan vasıtadır. Ulaşım insanların hayatında çok önemli bir yere sahip olup, olmazsa olmazlardan biridir. İnsan hayatında bu kadar gerekli olan vasıtalardan biri de demiryollarıdır. Bu noktada biz demiryollarının tarihçesinden ziyade konuyu sınırlandırarak belli bir dönemi ele aldık. Bu dönem bir demiryolu dönemi olarak da adlandırılan Sultan II. Abdülhamit dönemidir.
Demiryolları konusunda bir dönem olarak adlandırılmasına rağmen bu konuda yapılan çalışmalar çok az olmuştur. Bu çalışmalar genellikle doktora ve yüksek lisans düzeyinde kalmıştır. Halbuki ekonomik, sosyal ve kültürel alanda önemli bir konuma sahip olduğu gibi aynı zamanda bu konu ile ilgili olarak Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde çok sayıda kıymetli belgelerin bulunması biz tarihçileri düşündürmektedir. Bu gerçekleri göz önünde bulundurarak ciddi çalışmaların yapılması gerekmektedir. Biz bu noktada sadece önceden hazırlanmış eserlerden istifade ederek kısa bir değerlendirme yaptık.
Ele aldığımız konuda takip ettiğimiz metot ise, öncelikle konuyu iki kısma ayırıp, ilk kısımda konuya bir giriş mahiyetinde olarak Sultan II. Abdülhamit’ten önceki Osmanlı demiryolları hakkında bilgiler verdik. İkinci kısımda ise esas konumuzu ele alıp bu dönemde yapılan demiryolları çalışmalarını öncelikle de Bağdat ve Hicaz demiryolları konusunda ayrıntılı bilgiler verdik. En son olarak sonuç kısmında bir değerlendirme yaptık.
Bu konuda yararlandığımız kaynaklar ise bu konu ile ilgili kitap ve makalelerdir.
1. Sultan II. Abdülhamit’ten Önce Osmanlı Demiryolları
Dünyada demiryolunun bir ulaşım aracı olarak ortaya çıkması ilk defa İngiltere’de gerçekleşmiştir. Başlangıçta ortaya çıkan demiryolları bizim bildiğimiz tarzda değildir. O zamanlar ocaktan çıkarılan madenler tahtadan raylar üzerinde taşınmaktaydı. Zamanla tahtadan raylar yerine demirden raylar almıştır.
Sanayi inkılâbı, demiryolunun öneminin artmasına ve gelişmesine vesile olmuştur. XVIII. yy’ın sonları ile XIX.yy’ın başlarında buhar gücü ile çalışan lokomotifler yapılmaya çalışılmıştır. Bir takım sorunlar giderildikten sonra bu günkü manada demiryolu, ilk defa İngiliz mühendis George Stephenson tarafından yapılmıştır. Buna bağlı olarak 1830’da Liverpool-Manchester arasında tren seferleri başlamıştır.
İngiltere’deki bu gelişmeler kısa sürede diğer Avrupa ülkelerine de yayılmıştır. Tabiki bu dönem içerisinde Osmanlı devleti de nasibini almıştır. Osmanlı devletinde demiryolu çalışmalarında teşebbüse geçen devlet İngiltere olmuştur. Çünkü Hindistan gibi zengin sömürgesine kısa sürede ve güven içinde gitmek istiyordu. İşte bu maksatla İngiliz Albayı Chesney 1830’da bir proje hazırlamıştır. Bu projeye göre İskenderun ile Bilecik arasında bir demiryolu hattı yapılması düşünülmüştür. Fakat bu sadece bir düşünce olarak kalmıştır.
Osmanlı devletinde ilk teşebbüs İngilizler tarafından yapılmasına rağmen Osmanlılar da demiryolunun bilincinde idiler. Batılılaşma çabaları içinde olan Osmanlı devletinin Avrupa’da ortaya çıkan her yeniliği ülkesine getirmesi ve buna bağlı olarak da demiryolunun Osmanlıya gelmesi kaçınılmazdı. Osmanlı devletinin demiryolu ile ilgilenmesi sadece batılaşma çabası değil aynı zamanda mesafelerin çok kısa bir sürede aşılması Osmanlıyı çeken en cazip noktaydı.
Demiryolları konusunda bir dönem olarak adlandırılmasına rağmen bu konuda yapılan çalışmalar çok az olmuştur. Bu çalışmalar genellikle doktora ve yüksek lisans düzeyinde kalmıştır. Halbuki ekonomik, sosyal ve kültürel alanda önemli bir konuma sahip olduğu gibi aynı zamanda bu konu ile ilgili olarak Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde çok sayıda kıymetli belgelerin bulunması biz tarihçileri düşündürmektedir. Bu gerçekleri göz önünde bulundurarak ciddi çalışmaların yapılması gerekmektedir. Biz bu noktada sadece önceden hazırlanmış eserlerden istifade ederek kısa bir değerlendirme yaptık.
Ele aldığımız konuda takip ettiğimiz metot ise, öncelikle konuyu iki kısma ayırıp, ilk kısımda konuya bir giriş mahiyetinde olarak Sultan II. Abdülhamit’ten önceki Osmanlı demiryolları hakkında bilgiler verdik. İkinci kısımda ise esas konumuzu ele alıp bu dönemde yapılan demiryolları çalışmalarını öncelikle de Bağdat ve Hicaz demiryolları konusunda ayrıntılı bilgiler verdik. En son olarak sonuç kısmında bir değerlendirme yaptık.
Bu konuda yararlandığımız kaynaklar ise bu konu ile ilgili kitap ve makalelerdir.
1. Sultan II. Abdülhamit’ten Önce Osmanlı Demiryolları
Dünyada demiryolunun bir ulaşım aracı olarak ortaya çıkması ilk defa İngiltere’de gerçekleşmiştir. Başlangıçta ortaya çıkan demiryolları bizim bildiğimiz tarzda değildir. O zamanlar ocaktan çıkarılan madenler tahtadan raylar üzerinde taşınmaktaydı. Zamanla tahtadan raylar yerine demirden raylar almıştır.
Sanayi inkılâbı, demiryolunun öneminin artmasına ve gelişmesine vesile olmuştur. XVIII. yy’ın sonları ile XIX.yy’ın başlarında buhar gücü ile çalışan lokomotifler yapılmaya çalışılmıştır. Bir takım sorunlar giderildikten sonra bu günkü manada demiryolu, ilk defa İngiliz mühendis George Stephenson tarafından yapılmıştır. Buna bağlı olarak 1830’da Liverpool-Manchester arasında tren seferleri başlamıştır.
İngiltere’deki bu gelişmeler kısa sürede diğer Avrupa ülkelerine de yayılmıştır. Tabiki bu dönem içerisinde Osmanlı devleti de nasibini almıştır. Osmanlı devletinde demiryolu çalışmalarında teşebbüse geçen devlet İngiltere olmuştur. Çünkü Hindistan gibi zengin sömürgesine kısa sürede ve güven içinde gitmek istiyordu. İşte bu maksatla İngiliz Albayı Chesney 1830’da bir proje hazırlamıştır. Bu projeye göre İskenderun ile Bilecik arasında bir demiryolu hattı yapılması düşünülmüştür. Fakat bu sadece bir düşünce olarak kalmıştır.
Osmanlı devletinde ilk teşebbüs İngilizler tarafından yapılmasına rağmen Osmanlılar da demiryolunun bilincinde idiler. Batılılaşma çabaları içinde olan Osmanlı devletinin Avrupa’da ortaya çıkan her yeniliği ülkesine getirmesi ve buna bağlı olarak da demiryolunun Osmanlıya gelmesi kaçınılmazdı. Osmanlı devletinin demiryolu ile ilgilenmesi sadece batılaşma çabası değil aynı zamanda mesafelerin çok kısa bir sürede aşılması Osmanlıyı çeken en cazip noktaydı.
24 Eylül 2008 Çarşamba
tarih çağlarının başlangıcı

Tarihçiler, tarihsel süreci daha ayrıntılı ve uzmanca araştırabilmekamacıyla hedeflerini küçültmüşler ve tarihsel süreci tümüyle değil de birbölümüyle incelemeyi yeğlemişlerdir. Bu amaçla da tarihsel süreci “çağ” adıverilen gruplara bölmüşlerdir. Bu grupların başlangıç ve bitişini de önemlibir tarihsel olayla işaretlemişlerdir.Tarih bir bilimdir ve tarih, görüşlerini, öne sürdüğü bilgileri kanıtlamakiçin buları belgelere dayandırır. Bu belgeler elbette, yazılı belgelerdir.Bu nedenle tarih yazının icadıyla başlar. Yazı anlamlı insan seslerinikalıcı hale getiren işaret sistemidir. Ancak her işaret sistemi yazıdeğildir. Örneğin, “öküz” denildiğinde bir öküz sembolünün çizilmesi biryazı değildir… Bir işaret sistemini ya da semboller bütününün yazıolabilmesi için o işaret sistemiyle soyut kavramların yazılabilmesi gerekir.Yazının icadı ile tarih devri ve bu devrin ilk aşaması olan İlkçağ başlar.
İlkçağda egemen olan yapı kölecilik sistemidir. Devlet otoritesi, devletinkurumları ve işleyiş kuralları kölecilik sisteminin sürdürülmesi içindüzenlenmiştir. Yeni kökleler ele geçirebilmek, topluluğun köleleştirilmesini engellemek, Kölelerin çalıştırılması, kölelerin kaçışınınengellenmesi ve kölelerin alınıp satılması, özel mülkiyetin korunmasındansonra en önemli konudur. 4.000 – 5.000 yıl kadar süren köleci toplum yapısı yavaş yavaş çökmeye başladı. Köleci sistemin doğurduğu sorunlar artık sistem tarafından çözümlenemeyecek, sistem de kendini yenileyemeyecek bir çöküşe girmiştir. Köle ayaklanmaları büyük boyutlara varır, köleler üretimi sabote ederler, köle sahipleri bu olumsuzlukları engellemek için daha çok köleyi üretimden çekerek silahlandırır.
Kısaca köleci sistem devrini tamamlamış ve toplum yeni sistemlerin arayışları içine girmiştir. Ya da bir başka değişle toplum yeni bir oluşumun doğum sancılarını çekmektedir. Doğum sancılarının yoğunlaştığı bir dönemde önemli bir tarihsel olay gerçekleşir. Örneğin; 375 yılında, Avrupa Barbar Kavimler Göçü başlar, 395 yılında, Kölecilik sisteminin sembolü ve tarihin en büyük köleci devleti olan Kutsal Roma İmparatorluğu ikiye ayrılır. Ya da 476 yılında Batı Roma İmparatorluğu yıkılır. İşte tarihçiler de, dünyanın değişim sürenci içinde olduğu bir dönemde bu tarihsel olaylardan birini İlkçağın sonu, ortaçağın başlangıcıolarak kabul ederler. Kısaca bu tarihsel olaylar olmasa da dünya zaten büyükbir değişim, yeni bir oluşum sürecine girmiştir. Yoksa bu tarihsel olaylar dünyayı, dünyada uygulanan köleci sistemi yok edebilecek boyutta olaylar değildir. Ortaçağ’da egemen olan sistem feodalizmdir. Feodalizmin bu ilk aşamasına Derebeylik feodalizmi denir. Bu dönemde köleler toprağa bağlanmış, toprağın bir parçası haline getirilmiş, toprakla birlikte alınıp satılmaya başlamıştır. Avrupa’yı kasıp kavuran barbar kabilesinin şefleri ele geçirdikleri toprakları paylaşmışlar ya da daha küçük birimlerdeki şeflerine dağıtmışlardır. Toprakları sahiplenen senyörler bu topraklar üzerinde var olan canlı cansız her şeyin sahibi oldular. Çok güçlü ve askeri yönden savunmaya elverişli konumları nedeniyle en büyük senyöre bile kafa tutabilecek bir duruma geldiler. Bu durumdan bu dünyanın ve öte dünyanın egemenleri olan kilisenin de çok büyük rolü olmuştur. Çünkü Avrupa ne denli parçalanmışlık içindeyse, onun üzerinde egemenlik kuran ve bu egemenliğini sürdürmeye çalışan kilise o denli güçlü olacaktır. Ortaçağ dediğimiz bu çağda bir yandan serflerle derebeyler arasında çelişkiler sertleşirken; öte yandan krallarla derebeyler ve krallarla kilise arasındaki çelişkiler keskinleşti. Haçlı Seferleriyle derebeylerin ekonomik ve askeri gücü azalırken, kilisenin bazı bilgilerinin yanlışlığı kanıtlanmış ve kilisenin saygınlığıyla güvenirliği azalmıştı.
Krallar kilise ve derebey ittifakına karşı güç kazandığı bir dönemde Barutun ağır silahlarda (top) kullanılması kralların imdadına yetişti. Oldukça dayanıksız olan, dökümü çok zor gerçekleşen, pahalı olan bu saldırı silahına krallar sahip oldu. Krallarla derebeyler arasındaki mücadelede krallar bu silahı kullanınca, derebeylerin arkasına sığındığı şato duvarları yerle bir oldu. O zaman derebeyler kralların gücü karşısında diz çökerek onları otoritesini kabul ettiler. Böylece ülkenin her yanında kralların yasama, yürütme ve yargı gücü egemen oldu.Avrupa’da kralların merkezi otoritelerinin güçlenmesi ve ülkenin her yanında kralın yasa ve emirleriyle hukukunun geçerli olması Yeniçağa geçiş için elbette yeterli değişiklik ve yenileşme değildir. Ekonomik, toplumsal, kültürel ve hukuksal alanda da gelişmelerin sağlanması gerekir. İşte bu gelişmeler de Coğrafya Keşifleri, Hümanizm-Rönesans ve Reform eylem ve gelişmeleriyle sağlandı. Ortaçağ Avrupası’na damgasını vuran egemenlerin ekonomik, siyasal, toplumsal, kültürel (bilim-teknik, felsefe, estetik) güçlerini yitirdikleri, yeni bir yapılanmaya, yaşamın her alanında daha iyive daha güzele doğru bir değişimin yaşandığı sıralarda, toplumun doğum sancıları çektiği bir sırada gerçekleşen önemli bir tarihsel olay Ortaçağın sonu, Yeniçağın başlangıcı olarak kabul edilir. Bu tarihsel olay; 1453 yılında, İstanbul’un Osmanlılar tarafından ele geçirilmesi, 1450 yılında, Jean Gutenberg’in matbaayı makineleştirmesi, 1492 yılında, Kristof Kolomb’un Amerika Kıtası’na ulaşması, ya da 1517 yılında, Martin Luther’in Papayı eleştiren raporunun kilise kapısına asılması olabilir. Yani dünya zaten birdeğişim süreci içine girmiştir. Çocuk doğmuştur ve ona bir ad koymak gerekmektedir. Feodal yapının içinden doğan Pre-kapitalizm (ön-kapitalizm) şimdilik gelişme koşullarını oluşturmuş, gelişmesinin önündeki engelleri kaldırmaya başlamıştır.Yeniçağ adı verilen ve Avrupa’nın yenileşmeye, Asya Tipi Üretim tarzına sahip olan İslam topraklarında eskileşmenin, teokratik-ümmetçi sistemin giderek ağırlaştığı çağ başlamıştır artık.
Bu çağda eski Feodal sistem ile kapitalist sistem tam bir çatışma halindedir. Gelişmenin yönünü bu çelişki belirleyecektir. Yok olmakta olan, can çekişen Feodal sistemdir. Sistem varlığını sürdürebilmek için gelişmenin önüne en acımasız engelleri koyarken, dün düşman olan toplumsal zümreler gelişmeye karşı ittifaklarını oluştururlar. Krallar yanlarına kilise ve öteki soylu kesimleri de alarak, burjuva sınıfının önderliğindeki işçilere, köylülere ve öteki halk kitlelerine karşı amansız bir mücadeleye girdi. İngiltere ve Prusya’da bu geçiş biraz daha yumuşak ve daha az kanlı gerçekleşirken, baskıların yoğunlaştığı bölgelerde değişim şiddete dayalı ve devrim niteliği kazandı. Devrimin şiddeti, devrimin daha geniş sınırlara yayılmasını da sağladı.Avrupa’ya ilkeleri ve ideolojisiyle egemen olan burjuva sınıfı, bu ilerici-devrimci özelliğini yüz yıl kadar sürdürdü. Tekelleşme sürecine giren burjuva sınıfı her türlü ilerlemenin gelişmenin önünde engeller oluşturarak dünyada en ilkel, en geri ve en yanlış ne varsa onu dünya halklarına dayatmaya ve dünyadaki tüm olumsuzlukları beslemeye başladı. Burjuva sınıfı daha önceki çağda mücadele ettiği hatta tasfiye ettiği kilise gibi, toprak ağalığı-derebeylik gibi toplumsal güçlerle ittifaklar oluşturmaya ve onları kendi denetiminde yaşatmaya başladı.
Burjuva sınıfı zenginleşip büyürken, işçi sınıfı da büyümeye ve güçlenmeye, örgütlenmeye başladı. Burjuva sınıfı tekelleşme sürecine girdiğinde de işçi sınıfı bilinçlendi. Sosyalist devrimin ilkelerini ve kurallarını oluşturdu.Kapitalist dünyadaki işçi sınıfı ayağa kalkmaya uğraşırken, Rus devrimcileri daha erken davrandılar ve 7 Kasım 1917 günü devrimi gerçekleştirdiler.Sovyet Devrimi’nden sonra artık dünya eski dünya değildir. Dünya’da işçi sınıfı ile burjuvazi arasındaki çelişkiye, ezilen-sömürülen ülkelerle emperyalist ülkeler arasındaki çelişkiye şimdi bir de kapitalist sistemle sosyalist sistem arasındaki çelişki eklenmiştir. Kapitalizmin can çekiştiği son nefeslerini verdiği bir dünyada ABD emperyalizminin ortaya çıkması ve yeni yeni doktrinler ve planlarla emperyalist-kapitalist sisteme kan vermesive organ nakli ile sistem biraz daha soluklandı.
http://www.atbtarih.net
EĞİTSEL VE KÜLTÜREL DEVRİMLER
Osmanlı Devleti’nde temel ve en yaygın eğitim kurumu medreseler ve mahalle mektepleriydi. Buralarda eğitim dine dayanmaktaydı. Öğrencilere Din bilgisi, Kur’an, Yazı, Aritmetik, Arapça, Kelam, Meal, Mantık, Hitabet, Fıkıh ve İlahiyat öğretilirdi. Tarih, Coğrafya, Felsefe ve Fen bilimleri savsaklanmıştı. Bu okulların yanı sıra sarayda devlet memuru yetiştiren Enderun ve azınlıkların kendi yapılarına uygun dinsel ve ulusal öğretim yapan okullarda vardı. Osmanlı eğitim sistemi ulusal ve çağdaş bilgi oluşmasını önleyici nitelikteydi. Dünya’da kültürel alandaki gelişmelerden etkilenen bazı Osmanlı Devlet adamları XVIII. Yüzyıldan itibaren batı tarzında askeri okullar kurmaya başladılar. Ancak bu uygulamalar çok yüzeysel ve dar bir alanda gerçekleştiğinden beklenen sonuç alınamadı.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, yaşamın her alanında ulusal, demokratik ve laik ilkeleri amaç edinmişti. Bu ilkelerin gerçekleşmesi ve ulusal kültürün oluşması, çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkılması için Osmanlı eğitim sisteminin yok edilmesi, çağdaş ve ulusal ilkelerle donanmış bir eğitim sisteminin oluşturulması gerekmekteydi. Bu bilinçle hareket eden Mustafa kemal, 16 Temmuz 1921 tarihinde “Maarif Kongresi”ni toplayarak bu konuda ilk adımı atmıştır. Bu konuda atılan en önemli adım ise 3 Mart 1924 tarihinde Halifeliğin kaldırılması ile birlikte kabul edilen Tevhid-i Tedrisat ( öğretimin birleştirilmesi ) Kanunudur.CUMHURİYET EĞİTİMİNİN İLKELERİ
Yeni Türk Devleti’nin eğitim sisteminin ilkeleri ilk olarak daha Ulusal Kurtuluş Savaşı sürerken, 16 Temmuz 1921 tarihinde toplanan Maarif Kongresi’nde tartışılmış, Cumhuriyet döneminde yapılan çalışmalarla da Türkiye Cumhuriyeti Devleti eğitiminin ilkeleri şöyle belirlenmişti.
1. Eğitim kurumları tek bir örgüt tarafından yönetilmelidir.
2. Eğitim programı, ulusumuzun bugünkü durumu ile toplumsal yaşamın gereği, çevre koşulları ve çağın gereklerine tümüyle uygun olmalıdır.
3. Eğitim amacımız, öğrencilere her şeyden önce Türkiye’nin bağımsızlığına, kendi benliğine ve ulusal geleneklerine düşman olan her türlü engellerle mücadele etme düşüncesini vermek olmalıdır.
4. Eğitim yaşı dışında kalan ve eğitim görmeyen yurttaşlarımız pratik araçlarla eğitim olanaklarından yararlandırılmalıdır ( yaygın eğitim ).
5. Türkiye Cumhuriyeti’nin amacı ulusal, demokratik ve laik düşünceli yurttaşlar yetiştirmektir. Bunun için de pedagojik yöntem ve araçlarımız yenileştirilmeli ve iyileştirilmelidir.
6. Eğitimin tüm amaçları erkekler için olduğu gibi, kızlar için de tümüyle açık olmalı ve eğitimde cinsiyet farklarına göre kabul edilmiş olan tüm yöntem ve kurullar kaldırılmalıdır.
MEDRESELERİN KAPATILMASI 1924
Tanzimat Devri’ne ( 1839 – 1876 ) gelinceye dek Osmanlı Devleti’nde temel eğitim - öğretim kurumları medreselerdi. Bu kurumlarda dine dayanan bilgiler, Arapça, Farsça, Edebiyat, Tarih, Matematik, Kimya ve Astronomi gibi dersler skolastik ( dogmatik ) bir anlayışla okutulurdu. Ancak sonraları medreseler çağdaş gelişmelerin dışında kalmış, bozulmuş geriliğin ve gericiliğin yuvaları haline gelmişti.
Halifeliğin kaldırılması ve Tevhid-i Tedrisat Yasası’nın çıkarılmasından sonra 1924 yılında gerici çevrelerden gelen tepkilere karşın medreseler kapatılmıştır.
YABANCI OKULLAR SORUNU
Osmanlı Devleti’nde yabancı okullar kapitülasyonlar nedeniyle denetlenemiyordu. Lozan Barış Antlaşması’yla bazı koşullarla bu okullara izin verildi. Milli Eğitim Bakanlığı 1925 - 1926 öğretim yılında bu okullar için yeni koşullarla yönetmelikler hazırladı. Papalık ve Avrupa devletleri buna karşı çıktılar. Türkiye konunun bir iç sorun olduğunu söyleyerek başka ülkelerin bu işe karışmalarını önledi, bir süre sonra da yabancı okullar Türk Hükümeti’nin belirlediği koşullara uymak zorunda kaldı veya kapatıldılar. Böylece Tevhid-i Tedrisat Kanununa ( öğretimin tek elden yürütülmesine ) uygunluk sağladı.
HARF DEVRİMİ 1 Kasım 1928
İslamiyet’ten önceki dönemlerde Türklerin kullandığı alfabe Göktürk ve Uygur alfabeleriydi. Bu yazı sistemleri o dönem ki Türk Dili’ne uygundu. Türkler İslâm Dini’ni kabul ettikten sonra Arap Alfabesi’ni kullanmaya başladılar. Bu alfabeyle Türkçe sözcükleri yazmak ve yazılabilenleri okuyabilmek çok zordu. Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde bu konu tartışılmaya başlanmış, hatta Latin Alfabesi’nin kullanılması önerileri bile gündeme getirilmişti. Mustafa Kemal okuma - yazmayı kolaylaştırmak ve okur-yazar oranını arttırmak için gerekli araştırmaların yapılması isteğinde bulundu. Latin Alfabesi’nde gerekli değişimler yapıldıktan sonra Türkçe’ye uygun yeni Türk Alfabesi oluşturuldu. 1 Kasım 1928 tarihinde de Türk Alfabesi kabul edildi. Bundan sonra kurulan yaygın eğitim kurumlarıyla (Millet Mektepleri ve Halkevleri) ile başlatılan kampanyalarla da ülkedeki okur-yazar oranı arttırıldı.
Mustafa Kemal, yeni harflerin öğrenilmesi ve yaygınlaştırılması için bir öğretmen gibi çalışmıştır. Bu çabaları nedeniyle 24 Kasım 1928 tarihinde çıkarılan bir yasa ile Mustafa Kemal Türk halkının “ Baş öğretmen ”i oldu.
TÜRK TARİH KURUMU 15 Nisan 1931
Osmanlı Devleti’nde bilimsel olmayan, yanlı bir tarih anlayışı vardı. Devlet teokratik ve imparatorluk özelliklerine sahip olduğundan İslam tarihi okutulmaktaydı. İslamiyet’in kabulünden önceki dönemlerde Türklerin kökeni ve Anadolu’nun tarihi hakkında hiçbir bilgiye rastlanmıyordu. Esasen “ Türk ” sözcüğü, aşağılayıcı bir deyim ( kaba, bilgisiz, görgüsüz) olarak kullanılıyordu. Tanzimat Fermanı’nın ilanından sonra İslam tarihinin yanı sıra Osmanlı tarihine de ağırlık verildi. Türklerin bağımsızlığına kavuşması ve ulusçuluk ilkesiyle yeni bir toplumun yaratılmasından sonra Türk tarihinin bilinmesi gereği ortaya çıktı. Bilimsel özellikte, laiklik ve ulusçuluk ilkelerine bağlı kalınarak Türk Tarihi’nin oluşturulabilmesi için 1931 yılında, “ Türk Tarihi Tetkik Heyeti ” kuruldu. Daha sonra bu kuruluşun adı “ Türk Tarih Kurumu ” olarak değiştirildi.
TÜRK DİL DEVRİMİ 12 Temmuz 1932
Türklerin İslam dinini benimsemesiyle birlikte çok sayıda Arapça ve Farsça sözcük Türk diline girdi. Özellikle saray çevresinde, hukuk, bilim ve sanat alanında Türkçe yerine “ Osmanlıca ” adı verilen yapay ve karışık ( Türkçe, Farsça, Arapça ) bir dil kullanılmaya başlandı. Ülkeyi yönetenlerle Türk halkı arasında “ Kültürel Yabancılaşma ” ortaya çıktı. Tanzimat Dönemi’nden sonra, Fransızca sözcüklerde Türk Dili’ne girdi. Bu durum özellikle imparatorluğun son dönemlerinde kimi aydın ve yazarları rahatsız etmeye başladı. Konu yazılıp çizilmeye ve tartışılmaya başlandı. Bu konudaki bilimsel çalışmalar Mustafa Kemal’in çabalarıyla 12 Temmuz 1932’de oluşturulan “ Türk Dili Tetkik Cemiyeti ” ile başladı. Türk Dili’nin yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarılması için yoğun çaba harcandı. Bu çalışmalar Türk Kültürü’nün yaratılması, zenginleştirilmesi, toplumsal iletişim ve dayanışmanın güçlendirilmesi amacının ve Türk Ulusçuluğu’nun bir sonucudur. Daha sonra bu kuruluş “ Türk Dil Kurumu ” adını almıştır.
DEĞERLİ TİMUR BİLGİÇ hocam'a SONSUZ SEVGİ VE SAYGILARIMLA
www.atbtarih.tr.gg
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, yaşamın her alanında ulusal, demokratik ve laik ilkeleri amaç edinmişti. Bu ilkelerin gerçekleşmesi ve ulusal kültürün oluşması, çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkılması için Osmanlı eğitim sisteminin yok edilmesi, çağdaş ve ulusal ilkelerle donanmış bir eğitim sisteminin oluşturulması gerekmekteydi. Bu bilinçle hareket eden Mustafa kemal, 16 Temmuz 1921 tarihinde “Maarif Kongresi”ni toplayarak bu konuda ilk adımı atmıştır. Bu konuda atılan en önemli adım ise 3 Mart 1924 tarihinde Halifeliğin kaldırılması ile birlikte kabul edilen Tevhid-i Tedrisat ( öğretimin birleştirilmesi ) Kanunudur.CUMHURİYET EĞİTİMİNİN İLKELERİ
Yeni Türk Devleti’nin eğitim sisteminin ilkeleri ilk olarak daha Ulusal Kurtuluş Savaşı sürerken, 16 Temmuz 1921 tarihinde toplanan Maarif Kongresi’nde tartışılmış, Cumhuriyet döneminde yapılan çalışmalarla da Türkiye Cumhuriyeti Devleti eğitiminin ilkeleri şöyle belirlenmişti.
1. Eğitim kurumları tek bir örgüt tarafından yönetilmelidir.
2. Eğitim programı, ulusumuzun bugünkü durumu ile toplumsal yaşamın gereği, çevre koşulları ve çağın gereklerine tümüyle uygun olmalıdır.
3. Eğitim amacımız, öğrencilere her şeyden önce Türkiye’nin bağımsızlığına, kendi benliğine ve ulusal geleneklerine düşman olan her türlü engellerle mücadele etme düşüncesini vermek olmalıdır.
4. Eğitim yaşı dışında kalan ve eğitim görmeyen yurttaşlarımız pratik araçlarla eğitim olanaklarından yararlandırılmalıdır ( yaygın eğitim ).
5. Türkiye Cumhuriyeti’nin amacı ulusal, demokratik ve laik düşünceli yurttaşlar yetiştirmektir. Bunun için de pedagojik yöntem ve araçlarımız yenileştirilmeli ve iyileştirilmelidir.
6. Eğitimin tüm amaçları erkekler için olduğu gibi, kızlar için de tümüyle açık olmalı ve eğitimde cinsiyet farklarına göre kabul edilmiş olan tüm yöntem ve kurullar kaldırılmalıdır.
MEDRESELERİN KAPATILMASI 1924
Tanzimat Devri’ne ( 1839 – 1876 ) gelinceye dek Osmanlı Devleti’nde temel eğitim - öğretim kurumları medreselerdi. Bu kurumlarda dine dayanan bilgiler, Arapça, Farsça, Edebiyat, Tarih, Matematik, Kimya ve Astronomi gibi dersler skolastik ( dogmatik ) bir anlayışla okutulurdu. Ancak sonraları medreseler çağdaş gelişmelerin dışında kalmış, bozulmuş geriliğin ve gericiliğin yuvaları haline gelmişti.
Halifeliğin kaldırılması ve Tevhid-i Tedrisat Yasası’nın çıkarılmasından sonra 1924 yılında gerici çevrelerden gelen tepkilere karşın medreseler kapatılmıştır.
YABANCI OKULLAR SORUNU
Osmanlı Devleti’nde yabancı okullar kapitülasyonlar nedeniyle denetlenemiyordu. Lozan Barış Antlaşması’yla bazı koşullarla bu okullara izin verildi. Milli Eğitim Bakanlığı 1925 - 1926 öğretim yılında bu okullar için yeni koşullarla yönetmelikler hazırladı. Papalık ve Avrupa devletleri buna karşı çıktılar. Türkiye konunun bir iç sorun olduğunu söyleyerek başka ülkelerin bu işe karışmalarını önledi, bir süre sonra da yabancı okullar Türk Hükümeti’nin belirlediği koşullara uymak zorunda kaldı veya kapatıldılar. Böylece Tevhid-i Tedrisat Kanununa ( öğretimin tek elden yürütülmesine ) uygunluk sağladı.
HARF DEVRİMİ 1 Kasım 1928
İslamiyet’ten önceki dönemlerde Türklerin kullandığı alfabe Göktürk ve Uygur alfabeleriydi. Bu yazı sistemleri o dönem ki Türk Dili’ne uygundu. Türkler İslâm Dini’ni kabul ettikten sonra Arap Alfabesi’ni kullanmaya başladılar. Bu alfabeyle Türkçe sözcükleri yazmak ve yazılabilenleri okuyabilmek çok zordu. Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde bu konu tartışılmaya başlanmış, hatta Latin Alfabesi’nin kullanılması önerileri bile gündeme getirilmişti. Mustafa Kemal okuma - yazmayı kolaylaştırmak ve okur-yazar oranını arttırmak için gerekli araştırmaların yapılması isteğinde bulundu. Latin Alfabesi’nde gerekli değişimler yapıldıktan sonra Türkçe’ye uygun yeni Türk Alfabesi oluşturuldu. 1 Kasım 1928 tarihinde de Türk Alfabesi kabul edildi. Bundan sonra kurulan yaygın eğitim kurumlarıyla (Millet Mektepleri ve Halkevleri) ile başlatılan kampanyalarla da ülkedeki okur-yazar oranı arttırıldı.
Mustafa Kemal, yeni harflerin öğrenilmesi ve yaygınlaştırılması için bir öğretmen gibi çalışmıştır. Bu çabaları nedeniyle 24 Kasım 1928 tarihinde çıkarılan bir yasa ile Mustafa Kemal Türk halkının “ Baş öğretmen ”i oldu.
TÜRK TARİH KURUMU 15 Nisan 1931
Osmanlı Devleti’nde bilimsel olmayan, yanlı bir tarih anlayışı vardı. Devlet teokratik ve imparatorluk özelliklerine sahip olduğundan İslam tarihi okutulmaktaydı. İslamiyet’in kabulünden önceki dönemlerde Türklerin kökeni ve Anadolu’nun tarihi hakkında hiçbir bilgiye rastlanmıyordu. Esasen “ Türk ” sözcüğü, aşağılayıcı bir deyim ( kaba, bilgisiz, görgüsüz) olarak kullanılıyordu. Tanzimat Fermanı’nın ilanından sonra İslam tarihinin yanı sıra Osmanlı tarihine de ağırlık verildi. Türklerin bağımsızlığına kavuşması ve ulusçuluk ilkesiyle yeni bir toplumun yaratılmasından sonra Türk tarihinin bilinmesi gereği ortaya çıktı. Bilimsel özellikte, laiklik ve ulusçuluk ilkelerine bağlı kalınarak Türk Tarihi’nin oluşturulabilmesi için 1931 yılında, “ Türk Tarihi Tetkik Heyeti ” kuruldu. Daha sonra bu kuruluşun adı “ Türk Tarih Kurumu ” olarak değiştirildi.
TÜRK DİL DEVRİMİ 12 Temmuz 1932
Türklerin İslam dinini benimsemesiyle birlikte çok sayıda Arapça ve Farsça sözcük Türk diline girdi. Özellikle saray çevresinde, hukuk, bilim ve sanat alanında Türkçe yerine “ Osmanlıca ” adı verilen yapay ve karışık ( Türkçe, Farsça, Arapça ) bir dil kullanılmaya başlandı. Ülkeyi yönetenlerle Türk halkı arasında “ Kültürel Yabancılaşma ” ortaya çıktı. Tanzimat Dönemi’nden sonra, Fransızca sözcüklerde Türk Dili’ne girdi. Bu durum özellikle imparatorluğun son dönemlerinde kimi aydın ve yazarları rahatsız etmeye başladı. Konu yazılıp çizilmeye ve tartışılmaya başlandı. Bu konudaki bilimsel çalışmalar Mustafa Kemal’in çabalarıyla 12 Temmuz 1932’de oluşturulan “ Türk Dili Tetkik Cemiyeti ” ile başladı. Türk Dili’nin yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarılması için yoğun çaba harcandı. Bu çalışmalar Türk Kültürü’nün yaratılması, zenginleştirilmesi, toplumsal iletişim ve dayanışmanın güçlendirilmesi amacının ve Türk Ulusçuluğu’nun bir sonucudur. Daha sonra bu kuruluş “ Türk Dil Kurumu ” adını almıştır.
DEĞERLİ TİMUR BİLGİÇ hocam'a SONSUZ SEVGİ VE SAYGILARIMLA
www.atbtarih.tr.gg
TARİHSEL TERİMLER SÖZLÜĞÜ

DEVLETLER, TOPLUMLARIN GEREKSİNMELERİNİ KARŞILADIKLARI, TOPLUMU OLUŞTURAN UNSURLARI ADİL, DEMOKRATİK VE BARIŞÇI BİR ORTAMDA UZLAŞTIRABİLDİKLERİ, SİSTEMİNDEN KAYNAKLANAN SORUNLARI YİNE SİSTEMİ İÇİNDE ÇÖZÜMLEYEBİLDİKLERİ, DEVLETLERARASI KOŞULLARA UYDUKLARI VE ÇAĞININ GEREKLERİNİ YERİNE GETİREBİLDİKLERİ SÜRECE YAŞARLAR.
KISACA;
KENDİNİ YENİDEN ÖRGÜTLEYEBİLECEK ÖZELLİKLERE SAHİP OLMAYAN TOPLUMSAL YAPILARIN VE ÖRGÜTLERİN YOK OLMASI KAÇINILMAZDIR.
TARİHİN ÇÖPLÜĞÜ BU TÜR DEVLETLERİN KALINTILARIYLA DOLUDUR
KİTAP İSTEĞİ İÇİN
http://yurtsever-figen.blogspot.com
firtina_figen_1988@hotmail.com
15.000 TÜRK ASKERİNİN GÖZLERİ KÖR EDİLDİ.


GERÇEKLER “TOROSLARDA GÖRÜŞÜRÜZ” KİTABINI YAZARKEN ORTAYA ÇIKTI.
Karaisalı bölgesinin tarihini araştırma çalışmalarım esnasında 1917 yılında Osmanlı ordusunda teğmen olarak olarak görev yapan Hasan adındaki askerin “Kara Bomba” müfrezesine kurarak Toros geçitlerinde düşman güçleri ile ölümüne mücadele ettiğini öğrendim. Hasan, savaş ortamında Arabistan çöllerinde Filistin cephesinde iken giydiği baş örtüsünü hiç çıkarmamıştı. Ve de omzunda kurşun yarası vardı. Arkadaşlarının da hemen hepsinin vücutları kurşun ve bomba izleri ile delik deşikti. Hasan ve arkadaşlarının Filistin’den Çukurova’ya Karaisalı dağlarına uzanan “kahramanlık destanlarını” konu edinen TOROSLARDA GÖRÜŞÜRÜZ kitabını gözyaşları dökerek yazdım.
Hasan’ın yaşadıklarının izini sürdüm. 1917 yılı Kasım ayı başlarında Osmanlı ordusunun Gazze-Birüssebi savaşında savunma hatları harita ve fotoğraflarının casuslar tarafından düşman tarafına verilmesi sonucu ağır bir yenilgi alındı. 13.000 Türk askeri hayatını kaybetti. 12.000 civarında da esir vardı. Osmanlı ordusundan yenilgiler ve bozgun sonrasında Arabistan cephesinde 150.000 asker İngilizlere esir düşmüştü. Ve Türk askerleri için Mısır’da esir kampları kuruldu. Geçtiğimiz günlerde Türk Tarih kurumu Arşivinde bulunan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 27 Mayıs 1921 tarihli oturum zabıtları belgelerini okudum. Edirne Mebusları Faik ve Şeref Beylerin Atatürk’e sundukları “görüşme konusu” (takrir) belgesinde
“ Mısır’da sonuçlandırılan İngilizlerin fenni temizlik (tathirat-ı fenniye) bahanesiyle miktarından fazla “cerasol” banyosuna sokarak gözlerini kör ettikleri onbeş bin (15.000) evladın üzerinde irtikap ettikleri (deney kobayı olarak kullandıkları) bu cinayetin mutemed failleri olan İngiliz tabibleriyle (doktorlarıyla) garnizon kumandan ve zabitlerinin de cezalandırılmasını isteriz” sözleri yazılı idi. İnsanlık tarihinde bir eşi duyulmamış böyle bir olay 15 bin Türk askerinin cerasol katkılı banyolarda gözleri kör edilerek en hayati insani fonksiyonlarını kaybetmeleri “savaş suçu” olduğu kadar insanlık onurunu ayaklar altına alan vahşi bir uygulama idi. Konuyu gündeme getiren milletvekilleri olay öncesi işgal İstanbul’unda cadde ve sokaklarda birbirine tutunarak yürümeye çalışan çok sayıda esir kamplarından gelme askerin perişan halini görmüşlerdi. Aynı manzara Anadolu’nun her yerinde de yaşanıyordu.
UYGULAMAYI ERMENİ DOKTORLAR YAPTI
Olayın farklı boyutlarını Avustralya ve İngiltere savaş arşivlerinden de yaptım. Avusturalya Savaş Merkezi arşivinde JO1208 kod numaralı Türk askerlerinin Mısır’da kırbaçlı kasketli düşman görevliler karşısında çırılçıplak bir halde “cerasol” karıştırılmış su tanklarında zorla banyo yaptırılma fotoğrafına ulaştım. İngiltere Arşivlerinde bulunan Mısır’daki Esir Türk Askerleri tutanak ve belgelerinde Heliopolis esir kampının sorumluları Arsen Kohoren ve Leon Samuel adındaki doktorlardı. Sidi Beşir kampında sorumlu doktor da Osmanlı ordusunda görevli iken bir şekilde düşman safına geçen Halepli ve Ermeni asıllı bir doktordu. Ve bütün bilgiler dünya tarihinde eşi görülmemiş cerasol katkılı su tanklarında zorla banyo yaptırarak kitle halinde askerlerin gözlerini kör etme olayında savaş suçu sorumlularının Ermeni asıllı doktorlar olduğunu gösteriyor. Bir şekilde Mondros anlaşmasına göre Osmanlı ve karşı taraf arasında esirlerin serbest bırakılması maddesi yer alıyordu. Ancak Osmanlı askerlerinin Anadolu’daki milli mücadelede dirençlerini yok etmek için savaş hukuku çiğnenerek kitle halinde Türk askerlerin gözleri kör edildi.
TÜRKİYE SAVAŞ SUÇUNU DÜNYA KAMUOYUNUN GÜNDEMİNE GETİRMELİ
“Bağımsız tarihcilerin” yapacakları araştırmalar ve bulunacak belgeler ışığında Mısır’daki Esir kamplarında yaşanan savaş suçundan dolayı İngiltere ve Avustralya “özür dilemeli”dir. Olayla ilgili bütün belgeleri www.cezmiyurtsever.com sitesinden bütün dünya kamuoyunun bilgisine sunuyorum. Bu hususta Türkiye Büyük millet Meclis Başkanlığını göreve çağırıyorum.
Cezmi YURTSEVER/Tarihci
TARİHTE BAZI İLKLER VE SONLAR
Yeni Türk Devleti'nin Sovyet Rusya ile imzaladığı ilk antlaşma 16 Mart 1921 tarihinde düzenlenen MOSKOVA DOSTLUK ANTLAŞMASIdır.
Yeni Türk Devleti'nin imzaladığı ilk antlaşması 1 Mart 1921 tarihinde Afganistan ile düzenlenen MOSKOVA ANTLAŞMASIdır
Yeni Türk Devleti'nin imzaladığı ilk barış antlaşması 21 Ekim 1921 tarihinde Fransa ile düzenlenen ANKARA ANTLAŞMASIdır.
Sovyet Rusya ile Osmanlı Devleti arasında imzalanan ilk ve son (tek) barış antlaşması 3 Mart 1918 tarihinde düzenlenen BREST LİOWSK BARIŞ ANTLAŞMASIdır.
Osmanlı Devleti'yle Rusya (Çarlık) arasında imzalanan son barış antlaşması 3 Mart 1917 tarihinde düzenlenen BERLİN BARIŞ ANTLAŞMASIdır.
Osmanlı Devleti'yle Rusya (Çarlık) arasında yapılan son savaşlar Birnci Dünya Savaşında 1914-1917 yılları arasında gerçekleşmiştir.
Türk tarihinde ticari ayrıcalıklar (kapitülasyonlar) ilk kez 1229 yılında Anadolu Selçuklu sultanı Birinci Ala ed-Din Keykubat tarafından Venediklilere verilmiştir.
Osmanlı Devleti'nde Halifeliği siyasal bir güç olarak kullanan ilk hükümdar I. Abdülhamid'dir. 1774 yılında Rusya ile imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması bu konudaki ilk bekgedir.
Para ilk kez kullananlar İlkçağ Anadolu uygarlıklarından biri olan Lidyalılar tarafından MÖ:640 yılında kullanılmıştır.
Osmanlı Devleti'nde ilk ÇİÇEK AŞISI 1840 yılında, Tıbbiye Mektebinin İstanbul Galatasaraydaki muayenehanesinde yapılmıştır
Harf alfabesi ilk kez Doğu Akdeniz uygarlıklarından biri olan FENİKELİLER tarafından oluşturulmuştur.
Savaş arabalarını ilk kez kullananlar İlkçağ Mezopotamya topluluklarından SÜMERLERdir.
Tarihin ilk yazılı barış antlaşması MÖ:1280 yılında Hititlilerle Mısırlılar arasında, Assur tehlikesine karşı imzalanan KADEŞ BARIŞ ANTLAŞMASIdır.
Osmanlı Devleti'nin Bizans İmparatorluğu ile imzaladığı ilk ve son (tek) antlaşma 1401 yılında düzenlenen İSTANBUL ANTLAŞMASIdır.
Tarihin ilk grev eylemi MÖ:494 yılında Roma'da Plepler tarafından egemen sınıf olan Patrhicilere karşı yapılmıştır.
Tarihin ilk yazılı destanı MÖ:2.500 yıllarında yazılan GILGAMEŞ Destanıdır.
Dünya'yı batıdan doğuya doğru, denizden ilk kez dolaşan 1519-1522 yıllarında Macellan'ın kaptanlarından DEL KANO olmuştur.
Tarihte emperyalizme karşı ilk bağımsızlık savaşını 1896 yılında İtalyanlara karşı Habeşistan (Etopya) Halkı vermiştir.
Osmanlı Devleti ile Çarlık Rusyası arasında imzalanan son barış antlaşması, 1878 yılında düzenlenen BERLİN BARIŞ ANTLAŞMASIdır.
Kralların Yasama ve yürütme yetkileri ilk kez İngiliz halkı ile İngiltere kralı arasında imzalanan MAGNA CHARTA ile sınırlandırılmıştır.
Tarihin ilk ANAYASAsı 1215 yılında imzalanan Magna Charta'ya dayanan "sözlü" İngiliz anayasasıdır.
Tarihte Meşrutiyet yönetimi ilk kez 1285 yılında İngiliz Parlamentosu'nun (=Lortlar kamarası + Avam Kamarası ) toplanmasıyla İngiltere'de oluşmuştur.
İlk TARİH KİTABI Halikarnaslı Heredotes'un Pers savaşlarını (MÖ:490-MÖ:480) anlattığı HİSTORİA adlı kitaptır.
Yazıyı ilk kez Aşağı mezopotamya'da yaşayan Sümerler MÖ:3200 yıllarında kullanmaya başlamıştır.
Yasalar ilk kez Sümer Kralı Urgakina tarafından MÖ:2350 yıllarında yazılı hale getirilmiştir.
Osmanlı Devleti'yle Rusya arasındaki ilk barış antlaşması 1681 yılında imzalanan Çehrin Barış Antlaşmasıdır.
Osmanlı Devleti'yle Avusturya arasındaki ilk barış antlaşması 1533 yılında imzalanan İstanbul Barış Antlaşmasıdır.
Osmanlı Devleti'yle İran arasındaki ilk barış antlaşması 1555 yılında imzalanan Amasya Barış Antlaşmasıdır.
Tarihin ilk İNSAN HAKLARI BİLDİRİSİ 1688 yılında İngiliz Parlamentosu tarafından "İngiliz Yurttaşlık Hakları Bildirisi" adıyla yayınlanmıştır.
İNSAN HAKLARI EVRENSEL BİLDİRİSİ ilk kez 4 Temmuz 1776 tarihinde Amerikan Bağımsızlık Savaşı sırasında Philedelpia Kongresinde 13 Koloni temsilcisinin imzasıyla yayınlanmıştır.
Osmanlı Devleti'yle lehistan (Polonya) arasında yapılan ilk savaş 1389 yılında yapılan I. Kosova Savaşıdır.,
Osmanlı Devleti'yle Lehistan arasında yapılan son savaşlar 1683-1688 yılları arasında yapılan savaşlardır.
Osmanlı Devleti'yle Lehistan arasında imzalanan son barış antlaşması 1699 yılında yapılan KARLOFÇA ANTLAŞMASI'dır.
ANADOLU TÜRK SİYASAL BİRLİĞİ ilk kez osmanlı Padişahı I. Selim'in 1515 yılınsa Dulkadiroğulları Beyliği'nin varlığına son vererek güneydoğu Anadolu'yu ele geçirdiği Turnadağ Savaşı ile gerçekleşmiştir.
Osmanlı Devleti'yle Avusturya arasında yapılan ilk savaş 1529 yılında gerçekleştirilen I. Viyana Kuşatması'nda gerçekleşmiştir.
Osmanlı Devleti'yle Avusturya arasında imzalanan son barış antlaşması 1791 yılında düzenlenen ZİŞTOVİ BARIŞ ANTLAŞMASIdır.
Osmanlı Devleti'yle Avusturya arasında yapılan son savaşlar 1788-1791 yılları arasında yapılşan savaşlardr.
Osmanlı Devleti'yle Rusya arasında yapılan ilk savaş, 1678-1681 yılları arasında Dinyeper Irmağı çevresinde gerçekleşmiştir.
DEĞERLİ TİMUR BİLGİÇ HOCAM A GÖSTERDİĞİ İLGİ İÇİN SONSUZ SAYGILAR
Yeni Türk Devleti'nin imzaladığı ilk antlaşması 1 Mart 1921 tarihinde Afganistan ile düzenlenen MOSKOVA ANTLAŞMASIdır
Yeni Türk Devleti'nin imzaladığı ilk barış antlaşması 21 Ekim 1921 tarihinde Fransa ile düzenlenen ANKARA ANTLAŞMASIdır.
Sovyet Rusya ile Osmanlı Devleti arasında imzalanan ilk ve son (tek) barış antlaşması 3 Mart 1918 tarihinde düzenlenen BREST LİOWSK BARIŞ ANTLAŞMASIdır.
Osmanlı Devleti'yle Rusya (Çarlık) arasında imzalanan son barış antlaşması 3 Mart 1917 tarihinde düzenlenen BERLİN BARIŞ ANTLAŞMASIdır.
Osmanlı Devleti'yle Rusya (Çarlık) arasında yapılan son savaşlar Birnci Dünya Savaşında 1914-1917 yılları arasında gerçekleşmiştir.
Türk tarihinde ticari ayrıcalıklar (kapitülasyonlar) ilk kez 1229 yılında Anadolu Selçuklu sultanı Birinci Ala ed-Din Keykubat tarafından Venediklilere verilmiştir.
Osmanlı Devleti'nde Halifeliği siyasal bir güç olarak kullanan ilk hükümdar I. Abdülhamid'dir. 1774 yılında Rusya ile imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması bu konudaki ilk bekgedir.
Para ilk kez kullananlar İlkçağ Anadolu uygarlıklarından biri olan Lidyalılar tarafından MÖ:640 yılında kullanılmıştır.
Osmanlı Devleti'nde ilk ÇİÇEK AŞISI 1840 yılında, Tıbbiye Mektebinin İstanbul Galatasaraydaki muayenehanesinde yapılmıştır
Harf alfabesi ilk kez Doğu Akdeniz uygarlıklarından biri olan FENİKELİLER tarafından oluşturulmuştur.
Savaş arabalarını ilk kez kullananlar İlkçağ Mezopotamya topluluklarından SÜMERLERdir.
Tarihin ilk yazılı barış antlaşması MÖ:1280 yılında Hititlilerle Mısırlılar arasında, Assur tehlikesine karşı imzalanan KADEŞ BARIŞ ANTLAŞMASIdır.
Osmanlı Devleti'nin Bizans İmparatorluğu ile imzaladığı ilk ve son (tek) antlaşma 1401 yılında düzenlenen İSTANBUL ANTLAŞMASIdır.
Tarihin ilk grev eylemi MÖ:494 yılında Roma'da Plepler tarafından egemen sınıf olan Patrhicilere karşı yapılmıştır.
Tarihin ilk yazılı destanı MÖ:2.500 yıllarında yazılan GILGAMEŞ Destanıdır.
Dünya'yı batıdan doğuya doğru, denizden ilk kez dolaşan 1519-1522 yıllarında Macellan'ın kaptanlarından DEL KANO olmuştur.
Tarihte emperyalizme karşı ilk bağımsızlık savaşını 1896 yılında İtalyanlara karşı Habeşistan (Etopya) Halkı vermiştir.
Osmanlı Devleti ile Çarlık Rusyası arasında imzalanan son barış antlaşması, 1878 yılında düzenlenen BERLİN BARIŞ ANTLAŞMASIdır.
Kralların Yasama ve yürütme yetkileri ilk kez İngiliz halkı ile İngiltere kralı arasında imzalanan MAGNA CHARTA ile sınırlandırılmıştır.
Tarihin ilk ANAYASAsı 1215 yılında imzalanan Magna Charta'ya dayanan "sözlü" İngiliz anayasasıdır.
Tarihte Meşrutiyet yönetimi ilk kez 1285 yılında İngiliz Parlamentosu'nun (=Lortlar kamarası + Avam Kamarası ) toplanmasıyla İngiltere'de oluşmuştur.
İlk TARİH KİTABI Halikarnaslı Heredotes'un Pers savaşlarını (MÖ:490-MÖ:480) anlattığı HİSTORİA adlı kitaptır.
Yazıyı ilk kez Aşağı mezopotamya'da yaşayan Sümerler MÖ:3200 yıllarında kullanmaya başlamıştır.
Yasalar ilk kez Sümer Kralı Urgakina tarafından MÖ:2350 yıllarında yazılı hale getirilmiştir.
Osmanlı Devleti'yle Rusya arasındaki ilk barış antlaşması 1681 yılında imzalanan Çehrin Barış Antlaşmasıdır.
Osmanlı Devleti'yle Avusturya arasındaki ilk barış antlaşması 1533 yılında imzalanan İstanbul Barış Antlaşmasıdır.
Osmanlı Devleti'yle İran arasındaki ilk barış antlaşması 1555 yılında imzalanan Amasya Barış Antlaşmasıdır.
Tarihin ilk İNSAN HAKLARI BİLDİRİSİ 1688 yılında İngiliz Parlamentosu tarafından "İngiliz Yurttaşlık Hakları Bildirisi" adıyla yayınlanmıştır.
İNSAN HAKLARI EVRENSEL BİLDİRİSİ ilk kez 4 Temmuz 1776 tarihinde Amerikan Bağımsızlık Savaşı sırasında Philedelpia Kongresinde 13 Koloni temsilcisinin imzasıyla yayınlanmıştır.
Osmanlı Devleti'yle lehistan (Polonya) arasında yapılan ilk savaş 1389 yılında yapılan I. Kosova Savaşıdır.,
Osmanlı Devleti'yle Lehistan arasında yapılan son savaşlar 1683-1688 yılları arasında yapılan savaşlardır.
Osmanlı Devleti'yle Lehistan arasında imzalanan son barış antlaşması 1699 yılında yapılan KARLOFÇA ANTLAŞMASI'dır.
ANADOLU TÜRK SİYASAL BİRLİĞİ ilk kez osmanlı Padişahı I. Selim'in 1515 yılınsa Dulkadiroğulları Beyliği'nin varlığına son vererek güneydoğu Anadolu'yu ele geçirdiği Turnadağ Savaşı ile gerçekleşmiştir.
Osmanlı Devleti'yle Avusturya arasında yapılan ilk savaş 1529 yılında gerçekleştirilen I. Viyana Kuşatması'nda gerçekleşmiştir.
Osmanlı Devleti'yle Avusturya arasında imzalanan son barış antlaşması 1791 yılında düzenlenen ZİŞTOVİ BARIŞ ANTLAŞMASIdır.
Osmanlı Devleti'yle Avusturya arasında yapılan son savaşlar 1788-1791 yılları arasında yapılşan savaşlardr.
Osmanlı Devleti'yle Rusya arasında yapılan ilk savaş, 1678-1681 yılları arasında Dinyeper Irmağı çevresinde gerçekleşmiştir.
DEĞERLİ TİMUR BİLGİÇ HOCAM A GÖSTERDİĞİ İLGİ İÇİN SONSUZ SAYGILAR
OSMANLI DEVLETİ BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI\'NA NEDEN GİRDİ ?
Ders kitaplarımız Osmanlı Devleti'nin Birinci Dünya Savaşı'na girişini şöyle anlatır:" Savaş başladığı günlerde iki Alman savaş gemisi (Goben ve Braslow) bir İngiliz donanmasının önünden kaçarak Osmanlı Devleti'ne sığındı. Osmanlılar bu iki gemiyi satın alarak bunlara Yavuz ve Midilli adını verdi. Bu iki gemi öteki Osmanlı gemileriyle birlikte Enver Paşa'nın emriyle gizlice Karadeniz'e açıldı ve Rusya'nın limanlarını bombaladı. Böylece bir OLDU-BİTTİ ile Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşına girmiş oldu. " Bu bilgileri hemen hepimiz anımsarız. Bu anlatım, Osmanlı tarihçilerinin ya da zamanın İngiliz işbirlikçisi Damat Ferit Paşa'nın politik yorumudur.Ne yazık ki ulusal tarih anlayışımıza bile uymayan bu görüş bir çok öğretmen arkadaşımız tarafından öğrencilerine belletiliyor.
İŞİN ASLINA BAKALIM: Birinci Dünya Savaşı öncesinde Osmanlı Devleti\'nin Almanya'nın tam denetimine girmesi nedeniyle İngiltere ve Fransa Osmanlı Devleti'ni gözden çıkarmış ve Doğu Akdeniz'deki çıkarlarının bekçiliği görevini Rusya'ya vermiştir. Ayrıca Rusya, çıkacak olan bir savaşta Doğudan Almanya'ya saldıracak ve Almanya'nın Avrupa'daki gücü kırılacaktır. İngiltere ve Fransa bu durumu 31 Ağustos 1907 tarihinde imzaladıkları Reval Antlaşması'yla bağıtladılar. Bu antlaşmayla Rusya Balkanlarda, Kafkasya'da serbest bırakılmış ve Boğazlarda egemenlik kurmasına izin verilmiştir. Osmanlı Devleti İngiltere ve Fransa'ya karşı giriştiği diplomatik çabalarda bu paylaşımı engelleyememiştir. Kısaca Osmanlı Devleti savaşa girse de girmese de Boğazlar Rusya'ya verilecek ve paylaşım planı yaşama geçirilecektir. O zaman Osmanlı Devleti'nin tek seçeneği kalmıştır: SAVAŞA KATILMAK VE BU PLANIN GERÇEKLEŞMESİNİ ÖNLEMEK. Elbette bunun dışında başka kazanımları da olacaktır. Osmanlı Devleti'nin Birinci Dünya Savaşı'na girmesi bir devlet politikası ve zorunluluktur. Savaşa girme konusunda Enver Paşa'nın rolüne gelince böyle bir emri elbette Enver Paşa verecektir. Çünkü Enver Paşa, iktidardaki İttihat ve Terakki Partisi'nin en güçlü kişilerinden biridir ve Osmanlı Devleti'nin Harbiye Nazırı ve Erkan-ı Harbiye Başkanıdır. Yukarıda kitaplarda yer alan bakış açısı İttihat ve Terakki düşmanlığının,Aydın düşmanlığının, Savaş galibi emperyalist devletlerin işbirlikçiliğinin ve onlara şirin görünme çabalarının bir sonucudur.
www.atbtarih.net
İŞİN ASLINA BAKALIM: Birinci Dünya Savaşı öncesinde Osmanlı Devleti\'nin Almanya'nın tam denetimine girmesi nedeniyle İngiltere ve Fransa Osmanlı Devleti'ni gözden çıkarmış ve Doğu Akdeniz'deki çıkarlarının bekçiliği görevini Rusya'ya vermiştir. Ayrıca Rusya, çıkacak olan bir savaşta Doğudan Almanya'ya saldıracak ve Almanya'nın Avrupa'daki gücü kırılacaktır. İngiltere ve Fransa bu durumu 31 Ağustos 1907 tarihinde imzaladıkları Reval Antlaşması'yla bağıtladılar. Bu antlaşmayla Rusya Balkanlarda, Kafkasya'da serbest bırakılmış ve Boğazlarda egemenlik kurmasına izin verilmiştir. Osmanlı Devleti İngiltere ve Fransa'ya karşı giriştiği diplomatik çabalarda bu paylaşımı engelleyememiştir. Kısaca Osmanlı Devleti savaşa girse de girmese de Boğazlar Rusya'ya verilecek ve paylaşım planı yaşama geçirilecektir. O zaman Osmanlı Devleti'nin tek seçeneği kalmıştır: SAVAŞA KATILMAK VE BU PLANIN GERÇEKLEŞMESİNİ ÖNLEMEK. Elbette bunun dışında başka kazanımları da olacaktır. Osmanlı Devleti'nin Birinci Dünya Savaşı'na girmesi bir devlet politikası ve zorunluluktur. Savaşa girme konusunda Enver Paşa'nın rolüne gelince böyle bir emri elbette Enver Paşa verecektir. Çünkü Enver Paşa, iktidardaki İttihat ve Terakki Partisi'nin en güçlü kişilerinden biridir ve Osmanlı Devleti'nin Harbiye Nazırı ve Erkan-ı Harbiye Başkanıdır. Yukarıda kitaplarda yer alan bakış açısı İttihat ve Terakki düşmanlığının,Aydın düşmanlığının, Savaş galibi emperyalist devletlerin işbirlikçiliğinin ve onlara şirin görünme çabalarının bir sonucudur.
www.atbtarih.net
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)