
Tarihçiler, tarihsel süreci daha ayrıntılı ve uzmanca araştırabilmekamacıyla hedeflerini küçültmüşler ve tarihsel süreci tümüyle değil de birbölümüyle incelemeyi yeğlemişlerdir. Bu amaçla da tarihsel süreci “çağ” adıverilen gruplara bölmüşlerdir. Bu grupların başlangıç ve bitişini de önemlibir tarihsel olayla işaretlemişlerdir.Tarih bir bilimdir ve tarih, görüşlerini, öne sürdüğü bilgileri kanıtlamakiçin buları belgelere dayandırır. Bu belgeler elbette, yazılı belgelerdir.Bu nedenle tarih yazının icadıyla başlar. Yazı anlamlı insan seslerinikalıcı hale getiren işaret sistemidir. Ancak her işaret sistemi yazıdeğildir. Örneğin, “öküz” denildiğinde bir öküz sembolünün çizilmesi biryazı değildir… Bir işaret sistemini ya da semboller bütününün yazıolabilmesi için o işaret sistemiyle soyut kavramların yazılabilmesi gerekir.Yazının icadı ile tarih devri ve bu devrin ilk aşaması olan İlkçağ başlar.
İlkçağda egemen olan yapı kölecilik sistemidir. Devlet otoritesi, devletinkurumları ve işleyiş kuralları kölecilik sisteminin sürdürülmesi içindüzenlenmiştir. Yeni kökleler ele geçirebilmek, topluluğun köleleştirilmesini engellemek, Kölelerin çalıştırılması, kölelerin kaçışınınengellenmesi ve kölelerin alınıp satılması, özel mülkiyetin korunmasındansonra en önemli konudur. 4.000 – 5.000 yıl kadar süren köleci toplum yapısı yavaş yavaş çökmeye başladı. Köleci sistemin doğurduğu sorunlar artık sistem tarafından çözümlenemeyecek, sistem de kendini yenileyemeyecek bir çöküşe girmiştir. Köle ayaklanmaları büyük boyutlara varır, köleler üretimi sabote ederler, köle sahipleri bu olumsuzlukları engellemek için daha çok köleyi üretimden çekerek silahlandırır.
Kısaca köleci sistem devrini tamamlamış ve toplum yeni sistemlerin arayışları içine girmiştir. Ya da bir başka değişle toplum yeni bir oluşumun doğum sancılarını çekmektedir. Doğum sancılarının yoğunlaştığı bir dönemde önemli bir tarihsel olay gerçekleşir. Örneğin; 375 yılında, Avrupa Barbar Kavimler Göçü başlar, 395 yılında, Kölecilik sisteminin sembolü ve tarihin en büyük köleci devleti olan Kutsal Roma İmparatorluğu ikiye ayrılır. Ya da 476 yılında Batı Roma İmparatorluğu yıkılır. İşte tarihçiler de, dünyanın değişim sürenci içinde olduğu bir dönemde bu tarihsel olaylardan birini İlkçağın sonu, ortaçağın başlangıcıolarak kabul ederler. Kısaca bu tarihsel olaylar olmasa da dünya zaten büyükbir değişim, yeni bir oluşum sürecine girmiştir. Yoksa bu tarihsel olaylar dünyayı, dünyada uygulanan köleci sistemi yok edebilecek boyutta olaylar değildir. Ortaçağ’da egemen olan sistem feodalizmdir. Feodalizmin bu ilk aşamasına Derebeylik feodalizmi denir. Bu dönemde köleler toprağa bağlanmış, toprağın bir parçası haline getirilmiş, toprakla birlikte alınıp satılmaya başlamıştır. Avrupa’yı kasıp kavuran barbar kabilesinin şefleri ele geçirdikleri toprakları paylaşmışlar ya da daha küçük birimlerdeki şeflerine dağıtmışlardır. Toprakları sahiplenen senyörler bu topraklar üzerinde var olan canlı cansız her şeyin sahibi oldular. Çok güçlü ve askeri yönden savunmaya elverişli konumları nedeniyle en büyük senyöre bile kafa tutabilecek bir duruma geldiler. Bu durumdan bu dünyanın ve öte dünyanın egemenleri olan kilisenin de çok büyük rolü olmuştur. Çünkü Avrupa ne denli parçalanmışlık içindeyse, onun üzerinde egemenlik kuran ve bu egemenliğini sürdürmeye çalışan kilise o denli güçlü olacaktır. Ortaçağ dediğimiz bu çağda bir yandan serflerle derebeyler arasında çelişkiler sertleşirken; öte yandan krallarla derebeyler ve krallarla kilise arasındaki çelişkiler keskinleşti. Haçlı Seferleriyle derebeylerin ekonomik ve askeri gücü azalırken, kilisenin bazı bilgilerinin yanlışlığı kanıtlanmış ve kilisenin saygınlığıyla güvenirliği azalmıştı.
Krallar kilise ve derebey ittifakına karşı güç kazandığı bir dönemde Barutun ağır silahlarda (top) kullanılması kralların imdadına yetişti. Oldukça dayanıksız olan, dökümü çok zor gerçekleşen, pahalı olan bu saldırı silahına krallar sahip oldu. Krallarla derebeyler arasındaki mücadelede krallar bu silahı kullanınca, derebeylerin arkasına sığındığı şato duvarları yerle bir oldu. O zaman derebeyler kralların gücü karşısında diz çökerek onları otoritesini kabul ettiler. Böylece ülkenin her yanında kralların yasama, yürütme ve yargı gücü egemen oldu.Avrupa’da kralların merkezi otoritelerinin güçlenmesi ve ülkenin her yanında kralın yasa ve emirleriyle hukukunun geçerli olması Yeniçağa geçiş için elbette yeterli değişiklik ve yenileşme değildir. Ekonomik, toplumsal, kültürel ve hukuksal alanda da gelişmelerin sağlanması gerekir. İşte bu gelişmeler de Coğrafya Keşifleri, Hümanizm-Rönesans ve Reform eylem ve gelişmeleriyle sağlandı. Ortaçağ Avrupası’na damgasını vuran egemenlerin ekonomik, siyasal, toplumsal, kültürel (bilim-teknik, felsefe, estetik) güçlerini yitirdikleri, yeni bir yapılanmaya, yaşamın her alanında daha iyive daha güzele doğru bir değişimin yaşandığı sıralarda, toplumun doğum sancıları çektiği bir sırada gerçekleşen önemli bir tarihsel olay Ortaçağın sonu, Yeniçağın başlangıcı olarak kabul edilir. Bu tarihsel olay; 1453 yılında, İstanbul’un Osmanlılar tarafından ele geçirilmesi, 1450 yılında, Jean Gutenberg’in matbaayı makineleştirmesi, 1492 yılında, Kristof Kolomb’un Amerika Kıtası’na ulaşması, ya da 1517 yılında, Martin Luther’in Papayı eleştiren raporunun kilise kapısına asılması olabilir. Yani dünya zaten birdeğişim süreci içine girmiştir. Çocuk doğmuştur ve ona bir ad koymak gerekmektedir. Feodal yapının içinden doğan Pre-kapitalizm (ön-kapitalizm) şimdilik gelişme koşullarını oluşturmuş, gelişmesinin önündeki engelleri kaldırmaya başlamıştır.Yeniçağ adı verilen ve Avrupa’nın yenileşmeye, Asya Tipi Üretim tarzına sahip olan İslam topraklarında eskileşmenin, teokratik-ümmetçi sistemin giderek ağırlaştığı çağ başlamıştır artık.
Bu çağda eski Feodal sistem ile kapitalist sistem tam bir çatışma halindedir. Gelişmenin yönünü bu çelişki belirleyecektir. Yok olmakta olan, can çekişen Feodal sistemdir. Sistem varlığını sürdürebilmek için gelişmenin önüne en acımasız engelleri koyarken, dün düşman olan toplumsal zümreler gelişmeye karşı ittifaklarını oluştururlar. Krallar yanlarına kilise ve öteki soylu kesimleri de alarak, burjuva sınıfının önderliğindeki işçilere, köylülere ve öteki halk kitlelerine karşı amansız bir mücadeleye girdi. İngiltere ve Prusya’da bu geçiş biraz daha yumuşak ve daha az kanlı gerçekleşirken, baskıların yoğunlaştığı bölgelerde değişim şiddete dayalı ve devrim niteliği kazandı. Devrimin şiddeti, devrimin daha geniş sınırlara yayılmasını da sağladı.Avrupa’ya ilkeleri ve ideolojisiyle egemen olan burjuva sınıfı, bu ilerici-devrimci özelliğini yüz yıl kadar sürdürdü. Tekelleşme sürecine giren burjuva sınıfı her türlü ilerlemenin gelişmenin önünde engeller oluşturarak dünyada en ilkel, en geri ve en yanlış ne varsa onu dünya halklarına dayatmaya ve dünyadaki tüm olumsuzlukları beslemeye başladı. Burjuva sınıfı daha önceki çağda mücadele ettiği hatta tasfiye ettiği kilise gibi, toprak ağalığı-derebeylik gibi toplumsal güçlerle ittifaklar oluşturmaya ve onları kendi denetiminde yaşatmaya başladı.
Burjuva sınıfı zenginleşip büyürken, işçi sınıfı da büyümeye ve güçlenmeye, örgütlenmeye başladı. Burjuva sınıfı tekelleşme sürecine girdiğinde de işçi sınıfı bilinçlendi. Sosyalist devrimin ilkelerini ve kurallarını oluşturdu.Kapitalist dünyadaki işçi sınıfı ayağa kalkmaya uğraşırken, Rus devrimcileri daha erken davrandılar ve 7 Kasım 1917 günü devrimi gerçekleştirdiler.Sovyet Devrimi’nden sonra artık dünya eski dünya değildir. Dünya’da işçi sınıfı ile burjuvazi arasındaki çelişkiye, ezilen-sömürülen ülkelerle emperyalist ülkeler arasındaki çelişkiye şimdi bir de kapitalist sistemle sosyalist sistem arasındaki çelişki eklenmiştir. Kapitalizmin can çekiştiği son nefeslerini verdiği bir dünyada ABD emperyalizminin ortaya çıkması ve yeni yeni doktrinler ve planlarla emperyalist-kapitalist sisteme kan vermesive organ nakli ile sistem biraz daha soluklandı.
http://www.atbtarih.net
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder